Ana Sayfa Kategoriler Editör İletişim  

   Alfabetik Arama
A B C Ç D
E F G H I
İ J K L M
N O Ö P R
S Ş T U Ü
V Y Z



   Ekstra
     müstear isimler
     peygamberler
     Asr-ı Saadet'te Türkler
     basında biyografi.net
     Biyografi Nedir?
     neden biyografi.net
     sizin biyografiniz
     cv nasıl hazırlanır ?
     genel biyografi kitapları
     takma adlar
     editör



 Linkler 
   Biyografi Tv
   facebook/Biyografi Net
   twitter.com/biyografinet
   Biyografi Atölyesi
   boğazdaki aşiret
   biyograf
   biyografi kitabı
   www.biyografianaliz.net
   biyografimarket.com

   Biyografi Arama

  

isim ara soyadı ara
 
   
   

     Biyografi Market İçerik  
KİTAP BİYOGRAFİ
 Portre Anlatı
 Günlük
 Biyografi Dosya
 Mektup
 Kronoloji
 Kim Kimdir
 Anı-Hatırat
 Otobiyografi
 Biyografi Genel
 Şecere
 Biyografik Araştırma
 Gezi-Seyahat
 Biyografik Roman
 Biyografik Şiir
FOTOĞRAF
 Görsel Kitap
 Biyografik Fotoğraf
 Şehir Fotoğraf
 Tarihi Eser Fotoğraf
  SAHAF KİTAP
  KAYNAKÇA
 Kaynak Tarama-Kupür
 Bibliyografya
 DVD-CD-VCD
 Biyografi Belgesel
 KİTAP GENEL
 Türkçe Dil Öğretimi
 Kaynak-Çeviri

Daha Fazlası BiyografiMarket.com'da



Facebook da paylaş Twitter da paylaş Live da paylaş

İslam Gemici ( 30.12.1963)

İslam Gemici yazdı: Aile Uçurumdan Aşağı Düştü



Rus sinemacısı Andrey Tarkovski’nin de vurguladığı gibi "sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır."



Elektrik enerjisinin keşfedilmesiyle birlikte dünya tarihinin akışı değişti ve geriye dönmek de bir daha da mümkün olmayacak.

Sanayi devriminin ürünlerinden biri kabul edilebilecek olan elektriğin kullanılmasının yaygınlaşması, sadece teknolojiyi ilgilendiren sahalarda değil, toplumu ve fertleri de doğrudan etkileyen pek çok hususta olumlu ya da olumsuz sonuçlar doğurdu. Fazla dikkat çekmese de, şayet bugün aile mefhumunun yeryüzünde azalmasının suçu da elektriğindir. Yüzbinlerce yıldır dünya üzerinde yaşayan insanların -birbirlerinden habersiz uzak ülkelerde yaşasalar da- toplum yaşantıları üç aşağı, beş yukarı birbirine benzerdi. Kadınlar ile erkekler biraraya gelerek bir aile kurarlar, günümüzün modern insanının "ataerkil" diyerek yerden yere vurduğu bu aile düzeninin içinde büyükanne ve büyükbabalar ile dayı, hala, teyze, amca gibi yakın akrabalar da bulunurlardı. Büyük aile şeklinde yaşayan bu insanlar, iyi ve kötü hadiseleri beraber yaşayıp giderlerdi.

Büyük savaşlar, göçler, âfetler, hastalıklar, bayramlar, festivaller insan topluluklarının hayatlarındaki vazgeçilmez olaylardı ve bütün bunların hepsi "aile" olarak yaşanırdı. Aile bireyleri, insanlar için çok mühim kimselerdi. İnsan, ailesi için avlanır, para kazanır, intikam alır, sevinir, üzülür, göçer, yerleşirdi.

Sonra bir gün evlerin ortasında bir "ışık" parladı. Bu, o güne kadar geceleri aydınlatmak için kullanılan diğer lambaların hiç birine benzemiyordu. İstenirse bu lamba sabaha kadar yanabiliyordu. Yüzbinlerce sene boyunca güneş battıktan birkaç saat sonra istirahate çekilen insanlar, artık bu parlak lambanın altında -arzu ederlerse- sabaha kadar oturabiliyorlardı. Böylece uyku düzeni değişen insanların hayatları da ufaktan bozulmaya başlamıştı ancak bunun korkunç neticelerini görmek için en az bir yüzyılın geçmesine daha ihtiyaç vardı.

Önceleri mekânları aydınlatan elektrik enerjisi, zamanla teknolojinin tam göbeğine yerleşti ve sanayinin candamarı oldu. Binlerce yılda yavaş yavaş gelişen teknoloji, bir asır içerisinde milyonlarca yıla eşdeğer biçimde sür'atlendi. İlk bakışta yalnızca sanayi ve teknolojiyi ilgilendiriyormuş gibi görünen bu gelişmelerin sonucunda "insan" ve "aile" de değişmeye başladı. Frenleri patlamış dev gibi bir kamyonun yokuş aşağı inmesine benzer şekilde, toplum hayatı da altüst oldu. Elektrik enerjisine bağlı olarak gelişen önce radyo ve televizyon, daha sonraları da bilgisayar ve cep telefonları; onbinlerce senedir birarada yaşayan insan neslinin yaşantısını değiştirdi, parçaladı.

Lafı uzatmadan söyleyecek olursam, artık aile kavramı çok zayıfladı. Elektrikle çalışan cihazlar yüzünden aile fertleri önce konuşmayı azalttılar, sonra da birbirlerinden uzaklaştılar. Beden olarak yanyana ama zihin olarak birbirlerinden kilometrelerce ırakta olan kişiler haline geldiler. "Tanıdığımızı" zannettiğimiz aile fertlerini meğerse "hiç de tanımadığımızı" farkettiğimizde suratımızda patlayan yumruğun şiddetini sonradan anlamaya başladık ama iş işten geçmişti. Şimdi "alışkanlıklarımız" bizi pençesine almış durumdalar... En korkunç narkotik maddelerden bile daha tehlikeli olan cihazlar, şu anda yasal olarak her tarafta satılıyor: Cep telefonları, tabletler, bilgisayarlar ve televizyonlar.



Kayıp Aranıyor
Başrollerinde ABD doğumlu Koreli aktör John Cho ve Debra Messing'in oynadıkları, Hint asıllı Aneesh Chaganty yönettiği, Kazakistanlı Timur Bekmambetov'un yapımcısı olduğu, senaryosunu Aneesh Chaganty ile Sev Ohanian yazdığı "Kayıp Aranıyor - Searching" adlı 2018 senesi yapımı filmden çarpıcı bir örnek vermek istiyorum. 16 yaşındaki lise öğrencisi Margot (Michelle La) kaybolduktan sonra polis dedektifi Wick (Debra Messing) ile onu arayan baba (John Cho) "sevgili küçük kızını" tanıdığını zannetmektedir. Çünkü baba, birkaç sene önce karısı da öldükten sonra aynı evde kızıyla beraber yaşamakta, onun bütün ihtiyaçlarını karşılamakta, günde pek çok defa telefonda Margot ile konuşmakta, piyano derslerine yollamaktadır. Böyle olunca bir babanın kızını tanımadığını düşünmek herhalde safdillik olur, değil mi?

Fakat hakikat hiç de öyle değildir. Kız kaybolduktan sonra başlatılan arama çalışmaları esnasında dedektif Rosemary Wick, babaya alışılagelmiş soruları sormaya başlar. Adam cevap vermeye çalışırsa da aradan geçen her bir dakikada aslında "kızını tanımadığını" idrak eder. Baba, kızı Margot'un sadece bebeklik ve çocukluk dönemlerini biliyordur, sonrası ise meçhuldür. Gittiği okulun ismini bilmesi, bindiği arabayı ona almış olması, bilgisayar ve cep telefonu üzerinden sürekli olarak mesajlaşıyor olması kızını tanıdığı anlamına gelmiyormuş. Baba bu feci durumun farkına vardığında iş işten geçmiş ve 16 yaşındaki Margot ortadan kaybolmuştur. Hani şu "çocuğuma her istediğini alırsam, bol harçlık verirsem, her dediğini yaparsam çok mutlu olur" düşüncesindeki ebeveynler var ya, "Kayıp Aranıyor - Searching" filmindeki baba da aynı zihniyete sahip... Sonunda bin pişman oluyor ama iş işten çoktan geçmiş oluyor. Günümüzün dünyasında aileler aynı evde oturduklarından ötürü birbirini tanıdıklarını, herşeyi bildiklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar.



Danimarka'dan İki Film
Türkçe ismi "Suçlu" olan "Den Skyldige - The Guilty" filmi aslında tek mekânda geçen bir psikolojik gerilim... 112 acil yardım hattında akşam mesaisinde çalışan bir polis, yarı karanlık genişçe bir odada 3-4 tane daha memur gelen aramalara cevap verip, lazım gelen yönlendirmeleri yaparak Kopenhaglı insanlara yardım ediyorlar. Polis Asger Holm gelen bir telefonla beraber berbat bir vaziyetle karşıkarşıya olduğunu anlar. Bir kadın "kaçırıldığını" söyleyerek yardım talebinde bulunmaktadır. Holm (Jakob Cedergren) zekâsının bütün kıvraklığını kullanarak Iben isimli kadını içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmaya çalışır. Fakat ilerleyen saatlerde polis Holm anlar ki, manzara hiç de göründüğü gibi değildir.

Bu filmle alakalı anlatacağım pek çok şey sürprizbozan olacağı için ben daha çok ailevî ayrıntılardan bahsedeyim. Suç ile din mefhumlarının birbiriyle ne kadar yakın ilişkisi olduğunu anlamak için teolog veya kriminolog olmaya gerek yok, gerçi bu iki tür bilim adamlarının anladığını da pek zannetmiyorum ya... Çünkü ilahiyatçılar da suçbilimciler de ayrı tellerden çaldıkları için ve "akort" konusunda fikir sahibi olmadıklarından, suç ve din kavramları arasında birebir irtibat kuramıyorlar. Bu bağlantıyı bir farketseler epeyce problemi çözmeyi başaracaklar fakat azgın egoları buna müsaade etmiyor. Neyse konuyu dağıtmayayım.

Ortada suçlu bir baba (çeşitli cezalar almış, hapse girmiş çıkmış), iki çocuk annesi suçlu bir kadın (ki, sonlara doğru onun da akıl sağlığının yerinde olmadığı anlaşılacak), iki küçük masum çocuk (Mathilde ve Oliver) ve de yaptığı büyük bir kusurdan dolayı suçlu olan polisimiz Asger Holm. Her "suçlunun" ayrı bir hikâyesi var ve sonuçta da parçalanmış iki aile... Avrupa filmlerinin, romanlarının, öykü kitaplarının hangisine bakarsanız bakın, hepsinde ilk karşılaşılan unsur "parçalanmış aile" oluyor. Toplumu oluşturan en küçük birim olduğu iddia edilen "aile müessesesi" paramparça edilince, geriye ne kalıyor? Hastalıklı, sapık, alkolik vb bireylerden oluşan kaotik bir toplum. Aileyi meydana getiren fertler sıhhatli olmayınca, sağlıksız bir cemiyet meydana geliyor; sağlıksız toplumun oluşturduğu devlet mekanizması da para ve güç ile bir yere kadar gidebiliyor, sonra debriyaj balataları sıyrılıyor, rot-balans ayarı bozuluyor, motor yalpa yapıyor ve aile arabası uçurumdan aşağı...



"İkinci Bir Şans" Her Zaman Ele Geçer mi?
Evlenmek ve çocuk sahibi olmanın çok ama çok fazla abartıldığı ve de sonuçta nüfusun hızla tükenişe gittiği modern toplumlardan bir örnek daha ödüllü yönetmen Susanne Bier'in 2014 yapımı "İkinci Bir Şans - En Chance Til - A Second Chance" filminde net şekilde önümüze seriliyor.

İki polis dedektifinden Andreas Thomsen (Nikolaj Coster-Waldau), mesai arkadaşları tarafından mutlu biri zannedilirken, ölmüş olan çocuklarının acısını unutamayan karısı Anna ise (Maria Bonnevie) bir bebek hayaliyle yanıp tutuşmaktadır. Bir soruşturma esnasında uyuşturucu müptelası (Nikolaj Lie Kaas) ile sevgilisinin pislik içindeki bebeğini çalan Andreas, eşi Anna'ya getirir ve "artık bu bizim bebeğimiz" der. Bunun üzerine Anna psikolojik olarak düzelme yoluna girer.

Katolik Hıristiyanlığın batı dünyasına bir hediyesi olan nikâhsız hayat, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra moda oldu. Katolik inancının "boşanmanın yasak olduğu" iğreti evlilik anlayışından ötürü Protestan Hıristiyanlar arasında yaygınlaşan metres hayatı yaşamak, 1960'ların sonundaki "özgürlük" eylemlerinden sonra önü alınamaz bir çığ gibi dünyaya yayıldı. Son senelerde Türkiye'de de "düzeyli birliktelik" yaftası altında yapılan fuhuştan sonra çiftler arasında evlilik teklifi yapmak "garipsenir" hale geldi ki, zaten buna filmlerde çok fazla rastlanıyor. Ulusal yayın yapan televizyon kanalizasyonlarındaki dizi filmlerde hep evlilik dışı hayat özendirilir hale geldi.

Evlenmeden çocuk sahibi olan modern insanların sayısı milyonları bulunca, toplumdaki bozulma ve çözülmeler de fazlalaştı. Bu kadar "özgürlüğe" rağmen yine de modern insanlar çocuk sahibi olamıyorlar. Çünkü modern kadın sürekli olarak güzel görünmek istiyor. Bunun yanında vücudunu bozmamak, çocuk zırıltısıyla gecelerini doldurmamak, her gece başka bir yere eğlenmeye gitmek, aynı erkekle bir ömür geçirmemek gibi isteklerle etrafına yüksek bir duvar örüyor. Sonra da gelsin bunalımlar, anti-depresan ilaçları, yalnızlık... (Aramızda kalsın, böylesi tiplere zerre miktar acımıyorum. Beter olsunlar, sürünsünler.)

İnsanlığın berbat bir durumda olduğuna, toplumların ve modern uygarlığın çökme yolunda hızla bozulduğuna dair son senelerde özellikle İskandinav sinemasında güzel örnekler veriliyor. Hele de Oscar ödülü de kazanmış olan kadın yönetmen Susanne Bier'in verdiği sinema eserlerine (Herşey Güzel Olacak / Alting Bliver Godt Igen; Daha İyi Bir Dünyada - In A Better World vs) dikkat edilirse, Danimarkalıların insan neslindeki dejenerasyonu anlatmak için hususi bir gayret gösterdiği bile iddia edilebilir. Ancak Rus sinemacısı Andrey Tarkovski’nin de vurguladığı gibi "sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır."

"İkinci Bir Şans" filmi; pisliğinde boğulmaya terkedilmiş modern toplumun, depresif aile yapısı ve sağlıksız çalışan adalet müessesesi gibi unsurları ön plana çıkararak, insanların yaşadıkları olaylar üzerinden ciddi mesajlar veriyor. Öte yandan modern insanın ihtirası, bencilliği ve kibrine mühim vurgular yapılıyor. Mesela; intihar eden kızın annesiyle babası eve geldiklerinde üzülmedikleri gibi, konuştukları mevzu da "tabut ahşap mı olsun, tabutun rengi ne olsun, çiçekler hangi cins olmalı, zambak mı gül mü?" vs. İnanılır gibi değil ama böyle... Kendi canına kıymış olan kızın trajedisine ve o raddeye nasıl geldiğine kafa yormak yerine, cenaze merasimini kendi toplumsal seviyelerine uygun olarak ve şatafatlı biçimde halletmenin derdindeler. İnsan (gayrimeşru da olsa) torununa bir bakmak istemez mi? "Bu bebek, bizim kızımızın çocuğu" diye düşünmez mi? Hayır, yok, düşünmüyorlar.



Uçurumun Dibinde Cennet Yok
Modern-müreffeh-azgın-bencil-kudurmuş batı ve batıya hayran olan toplumlar çökmüş vaziyetteler... Nüfusları sür'atle azalırken, dış dünyaya karşı hep muhteşem, ihtişamlı görüntü vermenin derdindeler... Ancak hepsi kandırmaca, hepsi yalan. Düştükleri uçurumu bile bize cennetmiş gibi pazarlamanın derdindeler, ki bizler de aptal gibi onların peşinden sürüklenip aşağı atlayalım.

Hep diyorum ya, toplumları, ülkeleri, insanları tanımak için o toplumun sanat eserlerine bakacaksınız. Sanat eserleri; insanların, toplumların bütün sırlarını ifşa ederken, ipuçlarını önünüze serer, DNA, RNA, genetik kodları ve artık daha ne varsa herşeyi öğrenmenizi sağlar. Fakat görmek istemeyen kişiler için yapacak birşey yok. Onlar zaten kördür görmezler, sağırdır duymazlar, beyinlerine de soksanız tabularından taviz vermezler. Çünkü onlar modernite, çağdaşlık, özgürlük, demokrasi, laiklik putlarından oluşan tanrılar panteonuna iman ettikleri için, kendi elleriyle sıkı sıkı bağladıkları zincirlerinden kurtulmayı düşünmezler bile. Halbuki insanlar biraz akletseler ki, bu gidiş gidiş değil; bu azgınlığın sonu çok kötü... İnsan için kendi eliyle yaptığı puta tapmaktan daha ahmakça ne olabilir ki? Ama oluyor işte.




yönetmen, yazar



30 Aralık 1963 tarihinde Gaziantep’te doğdu.
Aslen, Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda Kayı Boyu’nun yanında yer alan Karakeçili Aşireti’ndendir.

Gazi Mustafa Kemal ve Cumhuriyet İlkokullarında, Merkez Ortaokulu’nda ve M.R. Uzel Endüstri Meslek Lisesi’nde okuduktan sonra, üniversite sınavında 1982-1983 öğretim döneminde Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi’nin Elektrik bölümünde okumağa hak kazandı. Üniversitede geçen dört yıl, mezun olup diploma almasına yetmemesine rağmen, hayat okulundaki tecrübelerine bir kat daha tecrübe kattı.

İlkokuldan itibaren hem okuyup hem çalışan bir insan olarak, kitap okumayı ve resim yapmayı çok severdi.
Hatırladığı ilk film, Ses Sineması’nda seyrettiği Alfred Hitchkok’un Kuşlar adlı klasikleşmiş eseridir.
Okula gitmeden okuma-yazmayı öğrendi. Sezgin Burak’ın Tarkan adlı çizgiromanı ilk okuduğu basılı eserdir. Daha sonra Karaoğlan, Tolga, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin gibi geleneksel ve tarihle ilgili eserleri okurken, tarihe büyük bir ilgi duyduğunu keşfetti. Anonim halk edebiyatı eserlerini okurken, fantastik öğelerin hakim olduğu dünyanın bize ait olduğunu anladı. Bu tip konularla yoğrularak büyürken, gün gelip de film yönetmeni ve öykü yazarı olmağı hayal ederdi.

Üniversite öğrencisiyken Cağaloğlu’ndaki dergilerde part-time çalışarak yayın dünyasına ilk adımını attı.
İlk bilimkurgu öyküsü, bilim ve teknoloji dergisi İnsan ve Kâinat'ta müstear isimle yayımlandı.
1989 yılında TGRT’nin kurulması aşamasında ilk baştan itibaren radyofonik piyesler yazarak görev aldı. Bu sırada Nazif Tunç, Hüseyin Aydemir, Yusuf Özaslan, Mahmut Çetin, Rahim Er, Mehmet Niyazi Özdemir, Ümit İsmailoğlu, Durali Yılmaz ve İsmail Fatih Ceylan gibi sanatçılarla tanıştı. Bu kişiler, daha sonraki yazı ve drama çalışmalarında kendisini çok etkilediler.
İlk olarak tarihî bir roman olan Şehitlerin Efendisi Hazreti Hamza, Tuğra Yayınları tarafından piyasaya çıkarıldı.
1993-1994 yıllarında drama çalışmalarında senarist, yapımcı ve yönetmen olarak bulundu.

Apartmanda Bayram, Suikast, Gayret, Yanlış Numara ve Ateşin Teslim Olduğu Gün filmlerini yaptı.
Apartmanda Bayram: Senarist, Yönetmen
Suikast: Senarist, Yapımcı
Gayret: Yapımcı
Yanlış Numara: Yönetmen
Ateşin Teslim Olduğu Gün: Senarist, Yapımcı
1994-1995 yıllarında TGRT FM’de yüzlerce radyo oyunu, skeç yazdı.

Daha sonraki dönemde çeşitli televizyon programlarında yönetmen olarak çalıştı.
Biyografi Analiz Dergisi’nde edebiyat yazıları yayımlandı. Reklam ve tanıtım metinleri yazdı.
2000 yılından beri televizyon habercisi olarak çalışmakta.




HABER

İslam Gemici evlendi
sondevir 14 Temmuz 2012

Küresel İletişim Merkezi (KİM) şirketine bağlı Dünya Bülteni ve Son Devir internet sitelerinin hafta sonu eklerini hazırlayan ve yurt haberleri editörlüğü yapan İslam Gemici ikinci Bahar'ına 14 Temmuz 2012 Cumartesi günü Üsküdar'da, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı'nın Merkezi'nde ilk adımı attı..

Uzun yıllar Türkiye gazetesi ve TGRT'de çalıştıktan sonra Küresel İletişim Merkezi'ne bağlı internet sitelerinde mesleki hayatına devam eden İslam Gemici, Üsküdar'da düzenlenen sade bir törenle dünya evine girdi.

Gemici, Üsküdar'da, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı Salonu'nda düzenlenen düğün töreninde Kur'an-ı Kerim hafız hocası Berna Önçırak Hanımefendi ile hayatını birleştirdi.

Törene Küresel iletişim AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Erhan Erken, Dünya Bülteni Genel Yayın Yönetmeni Akif Emre, Yazı İşleri Müdürü Ahmet Sezer, Sondevir.com Genel yayın Yönetmeni Yaşar Süngü, Son Devir Yazı İşleri Müdürü Üzeyir Başpınar, CafCaf Mizah Dergisi Yönetmeni Kerem Abadi, Grubun Teknik Müdürü Engin Demir Son devir yazarlarından Mahmut Çetin ve çalışanlarının yanı sıra medya camiasından birçok isim katıldı.

Küresel İletişim ailesi olarak yeni evli çifte ömür boyu mutluluklar diliyoruz.




YORUM



İslam Gemici yazdı:


Neden polisiye roman okur ve filmini seyrederiz?








HABER

İslam Gemici yazdı: Gizemli Bir Dünya: Sinema

Beylik laftır, “Türkler tarih yapmayı bilir, tarih yazmayı bilmezler.” Sinemadaki durum da bundan farklı değil. Yeşilçam kriz dönemlerinde bile film üretebilen dünyanın sayılı sinemasından biri. Ama sinemayı yazmak, Türkiye’de cazip bir yazı alanı değil. Sinema yazıları, öncelikle eleştiri türü içinde yer alan bir yazı türü.

‘Gizemli Bir Dünya: Sinema’nın odak noktası ABD ve Holivud Sineması dışındaki ülkelerin sinemalarından haberler sunmasıdır. Bu dünyanın değişik renkleri, popüler kültür cenderesinin aldatmalarına kanmadan ısrarla ele alınmıştır.

‘Gizemli Bir Dünya: Sinema’nın ikinci odak noktası ise Holivud Sineması’na eleştirel yaklaşımdır. ‘Sinema’nın sadece sinema olmadığının’ altı çizilir bu yazılarda...

Bu iki noktadan hareketle Türk Sineması’na değiniler ve uyarılar kitabın üçüncü damarını oluşturuyor.

Gizemli Bir Dünya: Sinema
İslam Gemici
Biyografi Net Yayınları
ISBN: 978-605-62521-9-8
180 Sayfa





HABER

İslam Gemici'den iki kitap birden!
sondevir 8 Kasım 2013

Televizyoncu-yazar İslam Gemici, hikayelerini ve sinema yazılarını iki kapak arasında topladı: Gecenin Kemanı ve Gizemli bir Dünya: Sinema.

Aynı zamanda Dünya Bizim'de yayınlanan yazılarıyla tanıdığımız televizyoncu-yazar İslam Gemici, hikayelerini ve sinema yazılarını iki kapak arasında topladı: Gecenin Kemanı ve Gizemli bir Dünya: Sinema.

Gecenin Kemanı'nda Gemici, uzun yıllardır yazdığı fantezi, bilimkurgu ve şehir hikayelerini topladı.

Gizemli Bir Dünya: Sinema'da ise yazarın Holivud, dünya sineması ve Türk sinemasına dair eleştirel yazıları toplandı.

Kitabın belki de en önemli özelliği, Holivud sineması dışındaki dünya sinemalarından bize değişik kültürel renkleri sunması...

Kitaplar Biyografi.Net Yayınevi’nden çıktı.




HABER

Düzgün cümle kuran herkes sinema yapabilir
7 Ocak 2013

İstanbul Ticaret Üniversitesi Kültür ve Edebiyat Kulübü olarak, eleştirinin avuçlarına bırakmak istedik beyinlerimizi. Ve eleştirinin önemli isimlerinden olan İslam Gemici’yi okulumuza davet ettik. Esma Torun yazdı.


Olumlu ya da olumsuz olsun hayatın bazı safhalarında, bazı alanlarda eleştiri gereklidir. Eleştiri bazen bir uyarıcı, bir ödül, bir düzeltmedir. Yerine göre dost ya da düşman olabilir. Genel olarak konuşacak olursak, bu iki zıt kavramın en uyumlu harmanlandığı işlerden biridir eleştirmenliktir. Ve yalnızca eleştirmen ya da eleştirilen değildir bazı farkındalıklar edinen. Okuyucu-dinleyici-seyirci de nasiplenir eleştiriden. Biz de İstanbul Ticaret Üniversitesi Kültür ve Edebiyat Kulübü olarak, eleştirinin avuçlarına bırakmak istedik beyinlerimizi. Keşfetmek, değerlendirmek, anlamlandırmak, beyin fırtınası yapabilmek için gerekli gördük bunu. Ve eleştirinin önemli isimlerinden olan İslam Gemici’yi okulumuza davet ettik.

Düzgün cümle kuran herkes sinema yapabilir

Edebiyatçılarımız çoğu zaman, imza günleri düzenleyerek buluşurlar okurlarıyla. Fakat imza günlerinde karşılıklı kayda değer bir iletişim ortamı oluşamıyor. Bu da imza günlerini sahiden adıyla sınırlı kılar. İşte bu durumu sevmiyor İslam Gemici. O gençlerle bir araya gelip sohbet ediyor, anlatıyor, dinliyor, yorumluyor. İslam Gemici, kitabından satırlar okuyup o satırların içeriğini yorumlamayı, tartışmayı sevdiğini söyledi. Onun için anlamlı olan buymuş.

Gemici, bize biraz kendinden bahsetti. Bunu sizlere özetle aktarmak isterim. Kendisi Gaziantep’te doğmuş, büyümüş. İstanbul’a gelmeye karar verdiğinde hayali, dünyanın en büyük yönetmeni, en büyük yazarı olmakmış. Elbette zamanla olamayacağını anlamış. Sinemanın parayla olan ilişkisiyle tanışmış. Tabii senaryo hariç. Bunu da şu sözleri ile açıkladı: “Senaryo yazmak için paraya değil; bir tomar kâğıda ve kaleme ihtiyaç var yalnızca.” Bu yüzden senaryo dersleri vermeye başlamış. Ve senaryoyu öğrencilerine şöyle tanımlamış: “Senaryo; bir kâğıdı ikiye ayırıp bir tarafında görüntüleri-sahneleri, bir tarafında da diyalogları canlandırmak, oluşturmaktır.” O zaman öğrencileri: “Bu kadar basitse neden aylarca ders alıyoruz?” dediğinde ise o görüntüleri, diyalogları oluşturmak için geliştirilmiş yaratıcılığa ihtiyaç olduğunu vurgulamış.

İslam Gemici, düşüncelerini Tarkovsky’den aldığı şu sözlerle destekledi: “Düzgün cümle kuran herkes sinema yapabilir.” Fakat İslam Gemici, Türkiye’de sinemacı olmak için yönetmenin çantasını taşımak, kafasına uymak gerektiğini düşünüyor. O yüzden edebiyata soyunmuş.

Bir toplumun nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız, onun müziğine bakın!

Gemici konuşmasının devamında kitabından, 4-5 yıl önce yazdığı ve Kadavra filminden söz eden şu satırları okudu: “Batılı toplumların sosyal olarak müthiş bir çürüme içinde olduğu insanımızın dilinde yıllardır söylenir durur. Bu rivayet sonuna kadar doğrudur fakat bu çürüyüşün henüz net bir şekilde belli olmamasının nedeni; vs. gibi ülkelerin hala ekonomik olarak güçlü olmalarıdır. Toplumlarla ilgili en önemli ipuçlarını ne verir? Bence sanat eserleri. Yazılan kitaplardan, çevrilen filmlerden, çizilen resimlerden, yontulan heykellerden, dikilen binalardan, terennüm edilen şarkılardan yansır ipuçları.”

Ardından da şunları ekledi: “Şimdiye kadar her zaman söylemek istediklerim bu satırlarda zaten var.” Sonra da toplumları anlamak için sanat eserlerine bakmak gerektiğini anlattı. Ve ben de bu konuda, Konfüçyüs’ün sevdiğim bir sözünü paylaşmak isterim: “Bir insan toplumunun nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız, onun müziğine bakın.”

Ve İslam Gemici’nin gözünden tiyatroya gelecek olursak şunları aktarabiliriz: Gemici, tiyatrodan pek haz etmiyor. Çünkü tiyatroda duygu olmadığını düşünüyor. Tiyatroyu abartılmış ve olayı-durumu vücudun kaba hareketleriyle anlatan bir dal olarak görüyor. Sinemayı tiyatroya şiddetle tercih ediyor. “Sinemada gözlerle rol yapılır” diyor.

İslam Gemici’nin değindiği bir diğer konu ise, onun tabiriyle, “Zihnimizi ve bilincimizi monitörlere emanet etmemiz”. Gerçekten de her yerde karşılaştığımız acı bir durum bu. Elimizden cep telefonları, ipadler düşmüyor. Gemici de bu duruma oldukça öfkeli olduğundan, artık sokakta başını kaldırıp insanlara bakmıyormuş bile. Ve hal böyleyken biz insanların düşünemez olduğumuzu, iletişimimizin kaybolduğunu belirtiyor.

İslam Gemici bu sözleriyle, hepimizin bildiği fakat uygulamaya geçmeye cesaret edemediği zavallı bir durumu, bir eleştirmen gözüyle bir kez daha masaya yatırmış oldu.

En başta da belirttiğim gibi, bazı durumlarda farkındalık kazanmak, “Evet, bu böyledir!” diyebilmek için, hayatımızda çoğu zaman eleştirmenlere ihtiyacımız var. Tıpkı İslam Gemici gibi…




GÖRÜŞ

İslam Gemici yazdı:


Daha insani bir hayat için nasıl bir şehir?









GÖRÜŞ

Teksas da Bağımsız Olmak İstiyor
İslam Gemici

İmparatorluk kaftanını sırtımızdan zorla çıkarıp da, misakı milli gömleğine sıkıştırıldığımız günden beri millet olarak tuhaf bir hazımsızlık sendromu yaşamaya başladık. Önceleri her türlü hadise karşısında büyük olgunluk gösteren, fevrî davranmaktan kaçınan, ihtiyatlı ve akıllıca hareket eden o şuurlu toplum gitti; yerine hemen öfkeyle ayağa kalkan, kendimizin bile şaşırdığı bir topluluk geldi. O yüzden geçen günlerde şu haberi okuduğumda pek şaşırmadım. Çünkü benzer protesto haberlerine önceki yıllarda da çok defa rastgeldik:

Tüm Emekli Özel Harekâtçılar Derneği üyeleri, "bir televizyon kanalında yayınlanan dizi filmde özel harekât polislerinin küçük düşürüldüğü" iddiası ile sözkonusu televizyon kanalının Ankara temsilciliği önüne siyah çelenk bıraktılar. Dernek Başkanı yaptığı açıklamada, "hayatın olağan akışı içerisinde böyle bir sahnenin yaşanamayacağını" belirtti. Başkan, dizinin yayından kaldırılması ve özür dilenmesi çağrısı da yaptı.

Dünyanın başka hangi ülkesinde bu çeşit "meslekî" protesto yapılır, ben şimdiye kadar duymadım, duyan varsa lütfen bildirsin de, hiç olmazsa biz de öğrenelim. Şimdi gelelim, bu mevzuyla alakalı ve hazım sıkıntısı çekilmeden yapılmış filmlerden birine: Bushwick.

"Yeni Amerikan Koalisyonu"nun emriyle Teksas, ABD'den ayrılıyor.

Teksas'ın yanındaki 11 güney eyaletiyle beraber, Amerika Birleşik Devletleri'nden ayrılmak istediğini pek çok Amerikan vatandaşı bilir. Bunun için 1861 ile 1865 arasında dört yıl süren bir iç savaş bile (Kuzey - Güney) yaşadılar. Bu kanlı savaşı anlatan pek çok roman yazıldı, film ve dizi filmler çekildi. İşte 2017 yapımı olan "Bushwick" filmi de bunlardan biri... Ancak "Bushwick"in bir farkı var. Film distopik yani karanlık ve kargaşanın hâkim olduğu bir gelecek zaman diliminde geçiyor. Filmde Teksaslı askerler gelerek New York şehrini işgal etmişler, önlerine gelen sivil insanları da öldürüyorlar. Yani ortada, Türkiye’de 15 Temmuz 2016 gecesini hatırlatan görüntüler var.

Başrol karakterimiz eski asker Stupe, işgalci askerlerden birisini yakalayıp ağzını burnunu kırdıktan sonra birkaç sual soruyor. Aldığı cevap net: Teksas, "Yeni Amerikan Koalisyonu"nun emriyle ABD'den ayrılıyor. Biz de bunun için savaşıyoruz.

Evine gitmeye çalışan üniversite öğrencisi Lucy rolündeki Brittany Snow ile kendini insanlardan gizleyen eski asker Stupe'yi canlandıran Dave Bautista'nın başroldeki işbirliği, bir goril ile yavrusunun dev bir ormanda yolculuk etmesine benziyor. Dev gibi Stupe ile minnacık Lucy yanyana geldiklerinde tuhaf bir görüntü meydana getiriyorlar. Kan, gözyaşının döküldüğü ve kurşunların havada uçtuğu şehrin sokaklarında hemen ortaya çıkan siyah tenli (zenci ve hispanik) yağmacılar, Amerikan filmlerinin vazgeçilmez unsurlarından bir başkasıydı. Nedense bir kargaşa çıktığında yerden bitiveren yağmacılar genellikle beyaz değil de renkli derili insanlar olurlar.

Filmde ikiyüz yıldan fazladır büyük bir özlemle beklenen Teksas ve ABD’nin güney eyaletlerinin hürriyeti hususu, dolaylı olarak tenkit edilirken, güya şu an için dünyanın en güçlü ordusu denilen Amerikan Ordusu’ndan bir tane bile askerin ortada görünmeyişi tuhaf geliyor. Ancak hatırıma hemen 2001 senesinin 11 Eylül’ündeki “önceden planlanmış” İkiz Kule saldırıları hücum etti. Çünkü o “kahraman ve güçlü” ABD ordusu o gün de ortada yoktu. Hani şu her Holivud filminde “dünyayı kurtaran kahramanların olduğu” Amerikan askerî birliklerinin yerinde yeller esiyor.

Zaten çok yaygın bir ifade vardır “Amerikan tarihi ve medeniyeti, kendini Holivud’a borçludur” diye… Eğer dev Holivud film endüstrisi olmasaydı, bugün “dünyayı sadece Amerikalılar kurtarır” saçmalığına kim inanırdı? Fakat maalesef işte o tenkit ettiğimiz, bazen beğenip bazen de yerden yere vurduğumuz filmler sayesinde, günümüzde dünya nüfusunun yarıdan fazlası “bir felaket olursa, bizi ABD kurtarır” yalanına inanıyor.

Bushwick filminde acayip olan bir şey de şuydu: Hayatında silah kullanmamış olan üniversite öğrencisi 20 yaşındaki Lucy, tabancayı ilk defa eline alıp da birkaç el ateş ettikten sonra usta bir silahşör kesiliyor başımıza... Biraz önce dediğim gibi, filmlerde “her Amerikalı bir kahraman adayıdır” tezi beyinlere bu şekilde nakşedildi yıllar boyunca. Bu filmde de eski bir asker ile daha çocuk diyebileceğim bir kız, önce Bushwick semtini sonra da New York’u kurtaranların başını çektiler. Bu uğurda kan dökmekten ve canları pahasına mücadele etmekten bir dakika bile geri durmadılar.

Kamera açılarının seyircinin arzu ettiği biçimde olmaması ve izleyenin gözlerini yorması, yönetmenler Jonathan Milott ve Cary Murnion’un filme bir belgesel havası vermeye çalışması, Bushwick'in noksanlarından bazıları... Evet, yeni bir iç savaşın çıkmış olduğu tezinden hareketle yapılan Bushwick filmi çok fazla kimsenin dikkatini çekmemiş olabilir fakat seyredenlerin genel itibariyle beğendiğini söyleyeyim. Çünkü hikâye; kan, şiddet, aksiyon ve Amerikan usulü kahramanlığın boy gösterdiği karamsar bir atmosferde yaşanıyor.

Viggo Mortensen'in başrolünde oynadığı “The Road – Yol” filmi kadar karanlık bir ortam olmasa da, yine de atmosferi beğendim. Hikâye olarak ilgi çekici olsa da, senaryodan kaynaklanan bazı eksiklikler var. Bu yüzden filmin akıcılığı istenilen seviyeye bir türlü ulaşmıyor. Orta seviye filmlerin senaristlerinden biri olan Nick Damici ile Graham Reznick'in ortaklaşa yazdığı senaryonun finalinde net bir sonuç ortaya konulmaması da can sıkıcıydı. İnsan daha tatmin edici bir son bekliyor.




GÖRÜŞ

Çürümüş ABD'nin Jessica'sı
İslam Gemici

Öyle ki, insan filmi seyrederken "satın alınmayacak bir politikacı var mı acaba?" diye düşünmekten kendini alamıyor. Hani "Amerika Birleşik Devletleri'nde sistem çok farklı, herşey mükemmel şekilde çalışıyor" dedikleri şeyin tamamı, aslında bir kandırmaca.

Jessica Chastain adlı Amerikalı kadın oyuncuyu, başrolünde iyi bir performans gösterdiği "Miss Sloane - Bayan Sloane" filmiyle tanıdım. Filmi beğenmiştim ama sonrasında başrol oyuncusunu unutmuşum. Aradan fazla bir vakit geçmeden bu defa "Molly's Game - Molly'nin Oyunu" filmini seyredince, "ben bu kadını bir yerden hatırlıyorum" dedim ve kısa bir araştırmadan sonra ikisinin de aynı oyuncu (Jessica Chastain) olduğunu anladım. Merak ettim ve iddialı iki filmde gayet başarılı oyunculuk sergileyen Jessica'nın özgeçmişine sırf meraktan bir göz attım. İşte bu yazıyı da Jessica'nın hayat hikâyesi yüzünden yazıyorum. Belki de "ne idüğü belirsiz" bir çocuk olarak doğması ile ABD'nin kuruluşu ve yükselişi arasında zihnimde meydana gelen çağrışımlar, bana, Jessica ve ABD arasında bir paralellik kurdurdu.

Gayrımeşru bir çocuk olarak evlilik dışı doğan, üvey bir babanın kanatları altında, üvey kardeşlerle aynı evi paylaşan, liseyi bitiremese de, muhteris bir Amerikan genci olarak "başarıya aç" olarak büyüyen Jessica, büyük çabaları neticesinde, bir oyunculuk okulu olan Juillard'a kabul edilir ve 2003 senesinde de diploma alır.

Sonrasında film ve dizilerde aldığı rollerin altından başarıyla kalkan Jessica, önce "Miss Sloane" sonra da "Molly's Game - Molly'nin Oyunu" adlı yapımlarda üstün performans sergileyerek kendini sinema dünyasına kabul ettirdi.

Senaryosunu Jonathan Perera'nın yazıp, John Madden'in yönettiği 2016 yılı yapımı "Bayan Sloane" filminde Jessica Chastain, kazanmak için bütün fırsatları deneyen, hırslı ve çok başarılı bir lobici kadın rolünde... Jessica, yeni hazırlanan bir kanununun Amerikan Senatosu'ndan geçmesini önlemek üzere hareket eder ve yasayla ilgili bir kampanya başlatır. Fakat karşısında güçlü ve tehlikeli bir silah lobisi vardır. Bireysel silahlanmayı daha da arttırmayı hedefleyen bu lobicilik faaliyeti, kanunu onaylatmaya yakındır. Yasanın kabul görmemesi için muhalif lobi faaliyeti yürüten Bayan Sloane’un başından geçen mücadeleyi filmin son dakikasına kadar heyecanla izliyoruz. Enteresan olan şu ki; iyi bir hedefe yönelik hareket ederken, ahlakî olmayan taktiklerle yol alıyor ve bu yolda her şeyi mübah görüyor. Yani Jessica, her türlü ahlaksızlığın zirve yaptığı bir dünyanın has elemanlarından biridir.

Film, politika kulislerinde dönen pislikleri çok iyi sergiliyor. Öyle ki, insan filmi seyrederken "satın alınmayacak bir politikacı var mı acaba?" diye düşünmekten kendini alamıyor. Hani "Amerika Birleşik Devletleri'nde sistem çok farklı, herşey mükemmel şekilde çalışıyor" dedikleri şeyin tamamı, aslında bir kandırmacadan ibaret... Para ve dolayısıyla güç varsa, herşeyi ve herkesi satın alabiliyorsunuz.

2016 yılının en iyi filmlerinden olmasına rağmen Türkiye'deki sinemalarda hak ettiği ilgiye bir türlü ulaşamayan, hatta genel seyirci kitlesi tarafından da farkına varılmayan filmin en büyük handikabı, lobicilik faaliyetinin daha çok ABD'de popüler olmasından kaynaklanıyor. Filmin, lobicilik mesleğini anlama hususunda seyirciye çok büyük yardımı olsa da; anlaşılan, demokratik şekilde yönetilen ülkelerin halkları, bu adamların yani lobi şirketlerinin elinde bir oraya bir buraya yönlendirilen bilardo topları gibi...


Molly'nin Oyunu

Aaron Sorkin’in yazıp yönettiği film, bir biyografi kitabının sinemaya uyarlanmış hali… Uzaktan bakınca mutlu bir Amerikan ailesinin çocuğu olan Molly Bloom (Jessica Chastain) kayak sporcusudur ve küçük yaştan itibaren babasının kontrolü altında çalışarak ABD adına müsabakalarda yarışmaktadır. Psikoloji profesörü Larry Bloom (Kevin Costner) çocuklarının her ihtiyacıyla ilgilenen, mükemmel bir baba gibi görünürken, anne ve iki erkek kardeş de bu mutlu aile tablosunu tamamlayan diğer unsurlardır.

12 yaşındayken Molly kayak yarışları sırasında kaza yapar ve sakatlanır, tedavi edilir, spora yeniden döner. Yirmi yaşına geldiğinde olimpiyatlar esnasında bir daha sakatlanınca, kayak yapmayı bırakır, üniversitede hukuk fakültesini okumayı erteler ve ailesinden uzaklaşıp Los Angeles'a gelir. Film de bundan sonra başlar. Bir gece kulübünde garson olarak çalışmaya başlayan Molly, gün gelir "borç batağında ve meteliksiz olan fakat parasız olmadığını kanıtlamaya çalışan" bir adamla tanışır. Adam otel odalarında yasadışı kumar oynatan biridir. Böylece Molly kumar âlemiyle tanışır. Bir süre sonra adamdan ayrılıp, onun müşterilerini de kendi tarafına çeken Molly yasadışı kumar işinde ustalaşır. Artık paraya para demiyordur ama öte taraftan da gece hayatının bedeli olarak alkol ve uyuşturucuya müptela olur.

Aradan yıllar geçince Molly, çivisi çıkmış bu dejenere dünyanın dejenere Amerika'sının "poker kraliçesi" olur. Yine film ve romanlardan öğrendiğimize göre, ABD denilen "Dünya Cenneti"ndeki en büyük suç "vergisiz para kazanmak"tır. Molly'nin vergisiz olarak çılgın gibi para kazanması, devletin istihbarat teşkilatlarının gözünden kaçmaz.

Bir sabah güneş doğarken kapısı FBI denilen Federal İstihbarat Bürosu tarafından çalınır, daha doğrusu, kapı-baca demeden FBI ajanları eve dalar ve Molly'yi gözaltına alırlar. Sonrasında eski bir savcı olan avukat Charlie Jaffey (İdris Elba) devreye girer ve Molly'yi müdafaa etmeye başlar. Sonunda şapkadan tavşan çıkar ama nasıl olduğunu söylemeyeyim merak eden olursa, filmi seyretsin.

Söylemek istediğim başka birşey: Dünyadaki diğer milletlerin orada dev gibi bir kıta olduğunu bilmelerine rağmen bir faaliyette bulunmamalarını fırsat bilen Avrupalılar, Kolomb sayesinde oraya ayak basıp, Amerika ismini verdikten sonra yerli insanlara yüzyıllar boyunca katliamlar yaptılar. En güney ucundan en kuzeye kadar Avrupalı beyazların caniliğinden nasibini almamış olanlar, sadece Amazon ormanlarının derinlikleri yaşayan gariban kabilelerdi. Bu soykırımları yapanlar, Avrupa kıtasından gönderilen hapishane kaçkını katiller, caniler, hırsızlardı. Acımasızlığın zirve yaptığı bu insan kılıklı "yaratıklar" karşılarına kim çıktıysa ezdiler, yaktılar, parçaladılar, çiğnediler ve sonuçta ortaya "kan ve kemik üzerine kurulmuş bir haydut devlet olan" ABD çıktı. Kendi aralarında bile anlaşamayıp Kuzey - Güney veya Mavi - Gri (üniformaların renginden dolayı) savaşı yaptılar. Kendi seçtikleri başkanı (Abraham Lincoln) öldürdüler. İnsafsızlık mefhumu, Amerikalıların şahsında doruğa ulaştı. Cengiz Han, Sırplar, Çar Deli Petro, Almanlar hatta İsrail bile onlar kadar cani olamadılar. İspanyollar ve Portekizliler Orta ve Güney Amerika'yı talan edip Kızılderilileri katlederken; İngilizlerin önderliğinde diğer Avrupalılar da Kuzey Amerika halklarının üzerinden silindir gibi geçtiler. Verilen sözler tutulmadı, bütün hazineler yağma edildi, insanlar ya köle yapıldı veya rezervasyon denilen açık hava hapishanelerine tıkıldı. Kısacası Avrupa'nın kralları ve hükümdarları, ülkelerinde ne kadar ipten - kazıktan kaçma azılı haydut varsa gemilere doldurup "Yeni Kıta"lara (Amerika ve Avustralya) yolladılar.

Bu idam sehpası kaçkınlarının yerli halklara (Kızılderililer, Mayalar, İnkalar, Aztekler, Eskimolar ve Aborijinler) neler yaptıklarını kovboy veya benzeri filmlerden yahut romanlardan yüzlerce defa öğrendik. Bu katiller, caniler, hırsızlar; yerli halktan insanları öldürürken kendi aralarında da sonu gelmez mücadeleler yapıyorlardı. Tek dertleri vardı: Para - altın, dolayısıyla da güç yani iktidar...

Uzatmayayım, yaklaşık beş asırdır bitmeyen bu ihtiras mücadeleleri sonucunda artık öyle bir noktaya gelindi ki, 1900'lerin ortalarında "rüya ülke" diye propagandası yapılan ABD şimdi hızla tükenerek çöküşe gidiyor. Biraz önce rastgeldiğim bir haberde, Amerikan gençliği arasındaki uyuşturucu kullanımının 2001-2016 yılları arasında yüzde 292 oranında arttığı yazılıydı. Jessica Chastain'in şahsında, ABD'nin doğuşu, yükselişi ve geldiği çöküş macerasını görüyorum. Aralarında pek çok paralellik var: Jessica da gayrimeşru doğmuş, ABD de gayrimeşru... İkisi de tahsilini tamamlayamadan diploma almış. İkisi de melez... İkisi de açgözlü ve muhteris... İkisi de başarı için her türlü hileyi, düzenbazlığı yapmaya hazır...

Zaten Jessica'nın oynadığı bu iki filmden özellikle bahsettim. Her iki filmde de ABD'nin içinde bulunduğu bataklık pek güzel gösteriliyor. İnsanî anlamda müspet birşey yok. İçki, fuhuş, uyuşturucu, yalan, kandırmaca, hukukî madrabazlıklar, devletin vatandaşının sırtından kamçısını eksik etmemesi, polis devletinde yaşamanın getirdiği her türlü olumsuzluğun normal kabul edilmesi vs. Çökmekte olan bir emperyalist imparatorluğu kurtaracak ne olabilir, sorusuna cevap vermek isterim ama Amerikalıların aşırı kibri her çeşit kurtuluş reçetesini reddetmeye hazır olduğundan birşey dememe gerek yok.

Al Pacino ile Keanu Reeves'in başrolünde oynadıkları "Şeytanın Avukatı" filminin en son sahnesinde iblis rolündeki Al Pacino kameraya bakarak şunu söyler: "En sevdiğim günah, kibirdir." Ünlü yazar Ambrose Bierce'in de Newyork için "Şeytanın Başkenti" diye bir benzetmesi vardır. Gurur, kibir, ihtiras, sarhoşluk, paraya tapınma ve Şeytan'ın bir arada olduğu ABD'nin sonunun yakın olduğunu hissediyorum, tıpkı SSCB'nin başına gelenler gibi...




GÖRÜŞ

Dokunulmaz meslekler ülkesi: Türkiye
İslam Gemici
www.alemihaber 1 Temmuz 20181

Çocukluğumda TRT'de yayımlanan dizi filmleri saymazsak, dizi film seyretmek gibi bir alışkanlığım yok. Hele de son 10-15 yılda yerli televizyon kanallarında "dizi film" başlığı altında verilen "ucubelere" tahammülüm hiç yok.

Çünkü, dünyadaki televizyon kanalları için üretilen dizi filmlerin her bölümü 30 ilâ 60 dakika arasında olur.

Çünkü, dizi filmler sinema için yapılan filmlerde verilmesi güç olan hikâyeleri hakkını vererek işlemek için yapılırlar.

Çünkü, sinema filmi yapmak masraflı ve zor olduğu için, daha kısa zamanda ancak aynı tadı vermek için dizi film yapılır.

Çünkü, seyirciyi günlük veya haftalık periyotlarla ekrana bağlamak için dizi film yapılır.

Fakat Türkiye'de böyle mi ya? İnsanı çıldırtacak derecede uzun ve amaçsız yazılmış senaryolar üzerinden bol reklam kuşağı almak hedefleniyor. Konu kıtlığı varmış gibi "aşk" kelimesine hakaret niteliğinde berbat öyküler seyircinin önüne konuluyor. Gerçi senarist ve yapımcıların haksız olmadığı bir husus var ki: İzleyici -özellikle de kadınlar- bunu istiyor. Aynı karakterler, benzer mekânlar, verem edecek saçmalıklar... Seyirci kalitesinin pek düşük olduğu ABD'de bile bu kadar konu kısırlığı yaşanmazken, ülkemizde niye böyle oluyor, ben çözemedim. Ancak şunu biliyorum ki, gün gelecek bu devran sona erecek. İspanya, Kore, Danimarka, Hindistan gibi ülke sinemalarının başardığı işi biz de başaracağız fakat bu kuşak filmcilerle değil...

Dokunulmaz Meslekler ve İnsanlar

Yaşı 40'ın üstündeki nesil için, çocukluğumuzda seyrettiğimiz Vadideki Hayat, Kadın Polis, Bonanza, Ivanhoe, Uzay Yolu, Baretta gibi diziler hatıralarımızdan hiç silinmeyecekler. Yabancı dizilerin hepsine başarılı diyemeyiz ama aralarında bazıları var ki, bütün dünyada ilgiyle takip ediliyor, bir sonraki bölümü beklemek ızdırap halini alıyor. Yakın geçmişte bunun en güzel örnekleri olarak Lost, Prison Break, Fringe, Breaking Bad, X Files, Sopranos ve daha pek çok dizi film ismi sayabilirim. Son senelerde yapılan dizilerde, eskilerin kalitesi yakalanamasa bile, yine çok beğenilen diziler var. Vikingler, Walking Dead, Game of Thrones, The 100, Chicago Fire, Black Mirror vs.

Bu dizi filmlerden çoğu benim ilgi alanıma girmese de, neler olduğunu bilmek adına takip ediyorum. İsmini yazdığım veya yazmadığım bu dizilerin konularının çok çeşitli olduğunu görüyoruz. Fantastik, komedi, gizem, dram, polisiye, adliye, suç, politik, uzay, dünya, bilim kurgu, sanat, biyografi, tıp, aksiyon, din vb.

Peki, Türkiye'deki dizilerin konularına bakınca ne görüyoruz? Aşk kılıfı altında aile içi aldatma ve komedi. Başka adı "polisiye" olup da kendisi "absürt komedi" olan birkaç tane dizi film. Başka? Yok. Bunun sebebi nedir? Cevap: Toplumsal tabularımız.

Sadece dizilerde değil, sinema için çekilen filmlerimizde de aynı "kâbus" geçerli. Memleketimiz senaristleri, yapımcıları, yönetmenleri ve oyuncularının o kadar fazla tabuları var ki, bunlar yüzünden ne fantastik, ne polisiye, ne siyasi, ne biyografik, ne bilimkurgu, ne gizem, ne suç, ne adlî, ne bilim, ne de toplumsal film veya dizi yapılamıyor. Geriye ne kalıyor? Yalnızca aşk maskesi altında fuhuş ve komedi kılıfı altında da saçmalık filmleri yapmak.

Bu tabular neler demeyin, çünkü bu ülkede bütün polisler, bürokratlar, politikacılar, din adamları, bilim adamları, doktorlar, hemşireler, askerler ve sanat erbabının tamamı süt ile yıkanmışlardır. Herhangi bir meslekle ilgili bir dizi veya film yapılacağı zaman senarist ve yapımcı, bu insanları ya çok iyi gösterecektir veya o konuya el atmayacaktır. Hele bir dizi veya filmde bir doktoru, polisi, siyasetçiyi, imamı (bunun tam tersi de oluyor: İmam veya müezzinler kötünün de kötüsü olarak gösteriliyor), subayı, yargıcı, savcıyı ya da hemşireyi kanunsuz işlere bulaşmış gösterin bakalım. O meslek grubunun dernekleri memleketi başınıza yıkarlar, hakkınızda dâvâ açarlar, yayını yapan TV kanalının önüne siyah çelenk koyarlar, sizi "persona non grata - istenmeyen adam" ilân ederler.

İşte bu nedenler yüzünden, Türkiye'de biz, maalesef, uyduruk aile içi ensest ve aldatmanın zirve yaptığı dizi veya filmleri seyretmeye mahkûmuz. Senarist ve yapımcıların savunması da hazır: "Siz, gündüz kuşağındaki TV yayınlarını izlemiyor musunuz? O masum Anadolu insanı dediğiniz kişilerin birbirlerine neler yaptıklarını görmüyor musunuz da, biz aynı mevzuları filmlerimizde konu edindiğimizde bize saldırıyorsunuz?"

Karşılıklı etkileşmeyle başlayıp, suya atılan taşın etrafında büyüyen halkalar misâli, yıllar geçtikçe artan “toplumun bozulması” hadisesinde suçu üstüne alan yok. Maddî menfaatler için halkın duyguları sömürülürken, vatandaşlarımızın önceleri keyifle seyrettikleri dizi ve filmler şimdi günlük vakalar haline geldi. Televizyonlarda, gazetelerde, haber sitelerinde, radyolarda haber bültenlerinin büyük bölümü “3. Sayfa haberi” diye tarif edilen suçlara ayrılıyor: Çocuklar kaçırılıp öldürülüyor, komşunun karısına tecavüz ediliyor, adam karısını aldatıyor, buna mukabil kadın da kocasını boynuzluyor. Oluyor da oluyor…

Ve bu durumu düzeltmek için gayret göstermesi lazım gelen mercilerde oturanlar da yüksek tutarlı maaşlarını alarak, vicdan azabından zerre nasiplenmeyerek, olanları seyrediyorlar. Sanki bir gün kendi ailelerinden veya akrabalarından birinin başına bu çeşit bir olay gelmeyecekmiş gibi...








Siz de biyografi.net'te yer alabilirsiniz
"
İyi ki, biyografi.net var!" 



biyografi.net
    İngilizce Biyografi
   English Biography

    ünlü kadınlar

   Nasreddin Hoca
  ben de biyografi.net'teyim
  fıkralardan seçmeler



   Makaleler
   Biyografik Araştırma Kitapları biyografimarket'te
   24 Haziran 2018 Milletvekili Listesi
   Dünyayı biçimlendiren 40 hikâye
   Tıva Kaynakça
   İSLAM SANATI’NIN ÖZELLİKLERİ DİZİN
   İSLAM SANATI’NIN ÖZELLİKLERİ İÇİNDEKİLER
   AFRİN ŞEHİTLERİ
   KKTC 2018 SEÇİMİ MİLLETVEKİLLERİ
   BİR NESLİN ÖNCÜLERİ DİZİN
   BİR NESLİN ÖNCÜLERİ İÇİNDEKİLER

  Biyografik Takvim
ocak şubat mart
nisan mayıs haziran
temmuz ağustos eylül
ekim kasım aralık

    Tanıtım

    Tanıtım


   İletişim
BİYOGRAFİ NET YAYINCILIK
Tel: 0542 235 72 49



[email protected]

Etimesgut Vergi Dairesi
11512253662
Tasarım: Nihat Çeliker www.webofisi.com  

 

Ana Sayfa İletişim Künye Bu Sayfayı Yazdır Sık Kullanılanlara Ekle E-ticaret
Powered By Webofisi.com