Yalçın Tura ( 1934)
HASANALİ YILDIRIM yazdı:


Yalçın Tura: En gizli hazine



Bilge mimar lâkabıyla maruf Turgut Cansever’in erken muadili sayabileceğimiz bir zat vardı: Cevat Ülger. Şimdilerde adını kimseler anmaz oldu.



Üsküdar Balaban’da iki katlı küçücük bir binanın minicik bir odasından müteşekkil bürosu, bir işyerinden çok bir medrese hücresini andırırdı. Müslümanların cahilliğinden, zevksizliğinden falan şikâyet edenler için küçük bir testi vardı merhumun: Masasının hemen ardındaki kitap raflarından birinden, kalın, kocaman bir cilt çıkarır, arasına işaret koyduğu bir yeri açar ve sorardı:
-Sence hangisi daha güzel?
Muhatabı da sol sayfadaki resmi işaret ederek cevap verirdi:
-Şu!
Takdiri ilâhi, o ecnebi kitabın sözü geçen iki sayfasında tesadüfen yanyana gelen iki resimden biri Süleymaniye Camii’nden bir mukarnas detayıydı, öteki ise Ayasofya’dan.
Ayasofya detayı sol sayfadaydı.
Kendi ifadesine göre bir ömür boyu Süleymaniye’nin mukarnasını beğendiğini söyleyen bir A…h’ın kulu çıkmamıştı. Nerede? Bizzat Sinan’ın ülkesinde? Muhatapları kim miydi? Çoğu dönemin milliyetçileri, sağcıları ve İslâmcıları… Bugünkü manzaraya bakıp da bu sınavdan kimselerin geçememesine şaşmak mı lâzım yoksa kanıksamak mı?
Türk Sanat Müziği’nden başka bir şey dinlemediğinden başlayıp Hacı Arif Bey’in ne kadar büyük bir müzisyen olduğuyla devam ederek bu alanda nasıl bir derya olduğunu göstermeye çalışanlar için benim de küçük bir sınavım var. Ona hemen şunu sorarım:
-Yalçın Tura’yı bilir misiniz?
Cevat Ülger’in testinin sonucu kadar keskin değil benim testim; farkındayım. Benimkisi daha öznel. Fakat aynı oranda kesin. İki test arasındaki başka bir fark daha var: Cevat Ülger’in sorusuna muhatap olan kişiye üstad, ilkin hangi resmin nereye ait olduğunu söyler, ardından da teşhisini kondururdu:
-Sen de zevken veledi zinasın!
Benim testimin sonucunu ben hiç açıklamadım şimdiye kadar.
Merak eden de çıkmadı ya.
Geçtiğimiz hafta, doğrusu beni epeyce şaşırtan bir gelişme yaşandı. İBB Kültür Daire Başkanlığı ile ESKADER, ortaklaşa bir etkinlikte üstada bir saygı gecesi tertip ettiler. Sönmeye yüz tutan umut ışığıma yeni bir can demekti bu.
Yazık ki Yalçın Tura adı müzikle, sanatla ilgilenenler için karanlıkta kalmış bir isim. En iyi ihtimalle yaptığı kimi film müzikleri anımsanır. Bilenlerin nezdinde de itibarı hak ettiği düzeyin çok çok altında seyreder: “Ha, şu Türk Müziği ile Batı Müziği’ni sentezleyen adam…”
Sanki Yalçın Tura’dan değil de, Adnan Saygun’dan söz ediyoruz. İlk bakışta doğru gibi görünen bu tespitteki isabet oranı ile “Bir din olarak İslâm, Hıristiyan ahlâk anlayışı ile Yahudi şeriatının birleşmesinden ibarettir.” görüşünün isabet oranı ile bir ve aynıdır.

O yüzden Yalçın Tura’nın günyüzü görmüş besteleri arasında şaheser payesini hak eden Şeyh Galib’e Saygı albümünün kapağındaki “Soprano Solo, Koro ve Orkestra İçin Kantat” türünden ifadeler, Türk Müziği’ne aşina olduğunu sananların kâhir ekserisi gibi sizi de yanıltmasın. O albümde dinleyeceğiniz sizin hikâyeniz! Sizin müziğiniz.

Yalçın Tura müziği, hangi kulvarda seyrederse etsin, ne gibi bir farkla ele alınırsa alınsın, bir Doğu-Batı sentezi değil! Bu ifadesi kolay, idraki çetin mevzuu anlamadan bu müziğin içine girilemez.
Peki benzerlerinden farkı ne? Şu:
Sentez anlayışıyla kotarılan müzikler, (düzeyleri bir tarafa) son tahlilde ya Batılı çalgılarla icra edilmiş bir Doğu müziğine denk gelir, ya da iki farklı müzik türündeki melodik ortaklıklar üzerinden yeni sadâlar yakalanmaya çalışılır; içlerinden birini efendi, öbürünü köle yaparcasına ama. Yalçın Tura ise Batı Müziği’ni bir Avrupalı kadar bilen bir Doğulu olarak, zevken Batılılaşmış hemcinslerinin dahi kayıtsız kalamayacağı yeni bir Türk sesinin peşinde. Batılılaşamamışlığın acısını ciğerlerinde hissederek Batılı efendilerine yaranmaya çalışan Saygun’a göre Tura, Batı’yı fethe çıkmış bir kumandan edasında. Ve ona da söyleyecek bir çift sözü var.

Belki de böylesi zorların zoru bir göreve soyunduğu için karanlığa itilmiş bir isim Yalçın Tura.
Yalçın Tura’nın bu parmak ısırtan tavrını da doğru değerlendirmek mecburiyetindeyiz. İlk ânda zannedilebileceği gibi bu sentezleme anlayışını bir savunma değil, tersine, bir saldırı saymak durumundayız. Bilindiği gibi Türk Müziği ile Frenk Müziği’nin ilk karşılaştığı dönemlerde etkileme, bu taraftan o tarafa doğruydu. Meselenin Mozart’ın özentilerinin çok çok ötesindeki seyri erbabının malûmu. Öte yandan, Hacı Arif Bey’in, bir müstakiliyet hüviyetiyle şarkı formunu Türk Müziği’ne dahil etmesi hususunu da gözardı etmemek durumundayız. Hatta doğru değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Hacı Arif Bey’in bu uygulaması, Türk Müziğinin sadece Batı Müzik anlayışları karşısındaki tavrı bakımından değil, Altaylar’dan geldikten sonra en üst düzeye ulaşan Türk Müziği’nin kendi keyfiyeti açısından da bir ric’atten başka bir şey değildi.

Bu hususları hesaba katarak meseleye baktığımızda Yalçın Tura’nın sentez gayretinin arkasında, Türk Müziği’nin yalnızca Batı Müziği karşısındaki itibarını muhafaza etmek kaygısını değil, aynı zamanda bu müziğin birincil muhatapları durumundaki Türkler’in nezdindeki değerini güçlendirmek hedefini görürüz.

Yalçın Tura’nın şaheseri Şeyh Galib’e Saygı, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanmış bir albüm. Albümü Ruhi Ayangil Türk Müziği Orkestra ve Korosu seslendirmiş. Koronun şefi malûm: Ruhi Ayangil. Solistler ise Özlem Abacı ve Zafer Tekelioğlu. Albüm gayet temiz ve itinalı bir teknik aşamadan geçmişliğini her ân kanıtlıyor. Dokuz parça var albümde. “Fariğ Olmam Eylesen Yüz Bin Cefa, Sevdim Seni” gibi bir isime de rastlıyorsunuz parçalar arasında, “Praeludium”, “Interludium” gibi isimlere de.

Fakat bu tür bir adlandırma kafanızı karıştırmasın. Siz dinleyeceğiniz müziğe bakın.
Ve unutmayın, müziğin altın kuralı şudur: Hangi müzik sizi kolayca teslim alıyorsa o müzik, aslında iyi müzik değildir.

Peki şu soruyu sorma hakkımız baki mi acaba? Yeni Yalçın Turalar yetiştirebilecek miyiz?

Gerçek Hayat 10 EYLÜL 2018




akademisyen, besteci



1934 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'nden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde felsefe öğrenimi gördü. Çocuk yaşta keman ve piyano dersleri aldı.

Lise yıllarında besteciliğe ilgi duydu. Bir beste denemesini gösterdiği Cemal Reşit Rey'in önerisiyle Demirhan Altuğ'dan solfej ve müzik kuramı dersleri aldı. Daha sonra Rey ile kontrpuan, füg ve kompozisyon çalıştı.

Çeşitli dönemlerde TRT'de jüri ve danışma kurulu üyeliklerinde bulundu. Bir çok sinema ve televizyon filmine ve 10 dolayında tiyatro oyununa müzik yazdı. 1976'da kurulan İstanbul Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı'nda öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Bu okulun Müzikoloji Bölümü başkanlığına getirildi.

1970'lerden başlayarak çeşitli yayın organlarında müzikle ilgili yazılar yazdı. 1976'da Kantemiroğlu'nun Kantemiroğlu Edvarı olarak bilinen Kitab-ı İlmi'l-Musıki alâ Vechi'l-Hurufat adlı çalışması üzerinde çalıştı.

Çeşitli kongre ve sempozyumlarda sunduğu bildirilerle bazı dergilerdeki yazılarını Türk Musıkisinin Mes'eleleri (1988) adlı kitabında bir araya getirdi. Bu kitaba özel olarak yazdığı bir bölümde Arel-Ezgi Sistemi'ni eleştirdi. Çoksesli eserlerinde yalnız Türk halk ve klasik Türk müziklerinden değil, klasik Batı müziğinden, cazdan, hatta hafif müzikten de yararlandı.

ESERLERİ:
Dans Süiti (1956), Viyolonsel Konçertosu (1956), Birinci Senfoni (1957-66), Orkestra Süiti (1958), Surname (1959), Oda Senfonisi (1959), Yaylılar İçin Adagio (1960), Toccata (1962), Jazz Süiti (1962), Bir Halk Temi Üzerine Çeşitlemeler (1963), Keman Konçertosu (1965-72), Enginlerden Yücelerden (1969), Tulum Havası (1972), Şeyh Galip'e Saygı (1972-75), Yeniden Eski Muhabbetleri Tecdid İdelüm (1976) adlı koro parçası, Üçüncü Süit (1976), Niyazi-i Mısrî'nin İlahileri (1978), Şah Murat Süiti (1981) ve Yaratılış (1987-88) adlı balesi.



www.biyografi.net (Binlerce Biyografi)