Sarı Saltuk
mutasavvıf



Türkistan taraflarından Anadolu’ya gelip İslâmiyetin yayılması için çalışan mücâhid Türk derviş ve erenlerinden. İsmi, Muhammed Buhârî’dir. Sarı Saltuk lakabıyla meşhûr olmuştur. Doğum ve vefât târihleri kesin bilinmemekle birlikte on üçüncü yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır. Türbesi Baba Dağındadır.

Türkistan’da yetişen evliyânın büyüklerinden Ahmed Yesevî hazretleri ve talebeleri Anadolu’ya gelen Türklere maddî ve mânevî yardımda bulundular. Yetiştirdikleri mümtaz insanlardan bâzılarını Anadolu’ya gönderdiler. Bunlar arasında Hacı Bektâş-ı Velî ve Sarı Saltuk lakabıyla tanınan Muhammed Buhârî de vardı.

Ahmed Yesevî hazretleri, Hacı Bektâş-ı Velî’den sonra Sarı Saltuk’u Horasan erenlerinden yedi yüz kişi ile ona imdâda gönderdi. Meşhûr tahta kılıcını Sarı Saltuk’un beline kuşatarak şu nasîhati verdi: "Saltuk Muhammed'im! Bektaş’ım seni Rûm’a göndersin. Var git. Leh diyârında Makedonya ve Dobruca’da yedi krallık yerde nâm ve şân sâhibi ol.”

Sarı Saltuk ve yanındaki yedi yüz mücâhid, gâzi, derviş Anadolu'ya geldiler. Hacı Bektâş-ı Velî, Ahmed Yesevî hazretlerinin emrine uyarak Sarı Saltuk’u Dobruca’ya gönderdi.

Sarı Saltuk ve arkadaşları Bizans ucunda derviş gâzilerin öncülüğünü yaptılar. Gittikleri yerlerdeki yerli ahâlinin pekçoğu Sarı Saltuk ve arkadaşlarının güzel ahlâkını ve örnek yaşayışını görerek müslüman oldular.

Geldikti bir zaman Sarı Saltuk’la Asya’dan,
Bir bir Diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sakarya’dan.

Sarı Saltuk, Sakarya boyundan hareketle Dobruca’ya geçerek Baba Dağını merkez edindi. Oğuznâmede; Sarı Saltuk’un 1263-1264 (H.662) senelerinde Dobruca Baba Dağı havâlisinde bulunan mücâhid dervişleri irşâd ve idâre ettiği bildirilmektedir.

Sarı Saltuk, güzel ahlâk ve kahramanlığıyla Batı Türkleri arasında efsâneleşti. Hamse sâhibi Şâir Nev’îzâde Atâî, Kitâb-ı Nefehât-ül-Ezhâr der Cevâb-ı Mahzen-il-Esrâr’da ve Kemâlpaşazâde Mohaçnâme’sinde ondan bahsedip; “Dobruca Kırı dedikleri yerde sâhib-i serîr-i vilâyet, tâcdâr-ı iklîm-i kerâmet, Sarı Saltuk Sultan’ın ki havârık-ı âdât-ı kâhire ve bevârık-ı kerâmât-ı bâhire ile zâhir olan emir-sûret, fakîr-sîret azizlerdendi.” diyerek kerâmet sâhibi bir velî olduğunu bildirmektedir.

Türk hâkimiyetinin ulaştığı her yerde onun adına türbeler, makamlar, tekkeler yapılmıştır. Baba Dağındaki türbesi hakkında Evliyâ Çelebi şöyle demektedir:

Sultan İkinci Bâyezîd Han, Kili ve Akkermân kalelerinin fethine çıktığında, Baba Dağına gelince; sâlih kimselerden bâzıları; “Pâdişâhım! Burada Sarı Saltuk adına nûrlu bir türbe vardı. Kâfirler yıkıp üzerine taş, toprak, çöp dökerek kabrini kaybettiler.” diye şikâyette bulundular. Sultan Bâyezîd-i Velî o mezbeleliğe gitti. Bir seccâde üzerinde Kara Şems (Şemseddîn Sivâsî) ile ikişer rekat namaz kılıp hakîkatı öğrenmek üzere o gece istihâreye yattı. Hemen Sarı Saltuk, sarı renkli sakallı ve yeşil sarığı ile görünüp; “Yâ Bâyezîd! Hoş geldin. Akkermân ve Kili kalelerini ve vilâyetlerini Boğdan kâfirleri elinden harp yapmadan fethedeceksin. Oğulların Mekke ve Medîne’ye hizmet edecek. Beni bu pislikten kurtar.” dedi. Sultan uyanınca; Kara Şems’e; “Efendi! Gördüğün rüyâyı bir kâğıda yaz. Ben de yazayım. Şeyhülislâma gönderelim. Bakalım ne cevap verir.” dedi. Herbiri gördükleri istihâreyi yazıp mühürlü olarak şeyhülislâma gönderdiler. Allahü teâlânın hikmeti ikisinin de görüp anlattıkları rüyâ aynıydı. Şeyhülislâm hemen; “Padişâhım! O yere büyük bir türbe yaptırasın.” diye haber gönderdi. Sultan Bâyezîd Han, o yeri temizlettirdi. Temizlenirken üzerinde; “Hâzâ Kabr-i Saltuk Bey Seyyid Muhammed Gâzi” diye yazılmış bir mermer sanduka göründü. Mîmâr ve mühendisler toplanıp nûrlu bir türbe ve câmi ile diğer hayır yerlerinin inşâsına başladılar. Bâyezîd Han, Kili ve Akkerman kalelerini hakîkaten harpsiz fethedip, oraların fâtihi oldu. Zaferle Baba Dağına döndü. Bir sene orada kışladı. Etrâfı düzene koyup, Baba Dağı şehrini îmâr etti. Bütün hayır yerlerini Baba Sultan’a vakfetti.

Eviyâ Çelebi, burayı ziyâretten sonra kapısına;

“Hazret-i Sultan Saltuk’u ziyâret eyledik
Çok şükür şimdi görüp Hakk’a ibâdet eyledik.”

beytini yazdığını haber vermektedir.

Kânûnî Sultan Süleymân Han da 1538 senesindeki seferde onun Baba Dağındaki türbesini ziyâret edip hayır ve hasenâtta bulundu.

Sarı Saltuk’un edebiyâtımızda da mühim yeri vardır. Hayâtı destânî şekilde de olsa Saltuknâme adındaki eserde geniş olarak ele alınmıştır. Kitabın ortaya çıkışında Cem Sultan’ın rolü pek büyüktür. Fâtih Sultan Muhammed Han, Uzun Hasan üzerine sefere çıkarken Cem Sultan’ı Edirne’ye göndermişti. Edirne'den Baba Dağına geçen Cem Sultan, Sarı Saltuk’un menkıbelerini dinleyip, hayran kalmıştır. Bunun üzerine maiyyetinde bulunan Ebü’l-Hayr-ı Rûmî’yi vazifelendirerek bu menkıbeleri derlemesini istemiştir. Müellif, Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşıp Saltuknâme’yi yedi senede üç cild hâlinde yazmıştır.

1) Kâmûs-ül-A’lâm; c.4, s.2916
2) Selçuklular Zamânında Türkiye; s.581
3) İbn-i Battûta; s.345
4) Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi; c.3, s.971
5) Saltuknâme






HAKKINDA YAZILANLAR

ANADOLU VE BALKANLARDA SARI SALTUK
Prof.Dr. Şükrü Haluk Akalın

Türk tarihinin ve Türk kültürünün önde gelen simaları yüzyıllar geçse bile milletimizin gönül dünyasında yaşamağa devam ederler. Dede Korkut’tan Nasrettin Hoca’ya, Hoca Ahmet Yesevî’den Yunus Emre'ye, Oğuz Kağan’dan Fatih Sultan Mehmet’e, Kanuni Sultan Süleyman’dan Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’e kadar adları ciltlere sığamayacak kadar çok olan devlet ve kültür adamlarımız sadece yaşadıkları coğrafya parçasında değil, bütün Türk dünyasının gönlünde yaşamakta ve saygıyla anılmaktadır.

Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk'tur. Ölümünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen Sarı Saltuk hâlâ Anadolu, Rumeli ve Balkan Türklerinin günlünde ve hafızasında yaşamaktadır. En doğuda Diyarbakır ve Tunceli'den başlayıp Bor, İznik, İstanbul'dan Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Bosna Hersek'e kadar uzanan çizgide bulunan Sarı Saltuk'a ait türbe ve makamların büyük bir saygıyla ziya­ret edilmesi, menkıbelerin anlatılması Sarı Saltuk'un hatırasının canlı bir şekilde yaşamakta olduğunun birer delilidir. Sadece Müslüman Türkler arasında değil Ortodoks mezhebine bağlı Hıristiyan dinindeki Gagauz Türklerinin de Sarı Saltuk'u millî hafızalarında yaşatmaları, ondan saygıyla söz etmeleri ve onu bir Türk azizi kabul etmeleri dikkat çekicidir.

Peki kimdir Sarı Saltuk ? Ne zaman yaşamış, neler yapmıştır ?

Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli'nin fethi esnasında gazalara katılan, kahra­man­lığı ve velayeti ile daha yaşarken efsane­vî bir şahsiyet haline gelen bir Türk kahramanıdır[1]. Hayatı etrafında oluşan menkıbelere diğer gazi ve velilerin menkıbe­le­ri de karışmıştır. Bu sebeple Sarı Saltuk'un gerçek hayatı ile ilgili bilgileri elde etmek son derece güçleşmiştir. Tarihî kaynaklarda yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler Sarı Saltuk'un gerçek hayatını ortaya koyacak nitelikte değildir. Gerçek hayat ile menkıbevî hayat birbirine karışmıştır. Üstelik tarihî kaynakların Sarı Saltuk hakkında verdikleri bu bilgilerin bazan birbiriyle çeliştiği de görülmektedir.

Sarı Saltuk'un destanî şahsiyeti ile ilgili bilgileri çeşitli menakıb-nâmelerde[2] ve velayet-nâmelerde[3] bulabilirsek de hiç şüphesiz bu konuda en önemli kaynak, doğrudan doğruya Sarı Saltuk’un hayatını konu alan Saltuk-nâme adlı eserdir. Ebül­hayr-ı Rûmî adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkıbeleri toplamış ve üç ciltlik bir eser haline getirmiştir. Eser tahminen 1480 yılında tamamlanmıştır[4].

Saltuk-nâme'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Şerif Hızır'dır[5]. Babasının adı Seyyid Hasan'dır. Şerif Hızır, üç yaşındayken babasız kalır. Şerif'in yetiştirilme­si işini Seravil adındaki bir lala üstlenir[6]. Kısa sürede ata binmeyi, ok atmayı, kılıç kul­lan­mayı öğrenen Şerif Hızır, Türk destanlarındaki alp tipinin önemli bir örneğini teşkil eder.

Şerif Hızır'ın Saltuk adını alışı ise bir geleneğe dayanmaktadır. Bu gelenek, kişinin gösterdiği kahramanlık sonucu ad almasıdır. Dede Korkut Kitabı'nda örnekle­ri­ni gördüğümüz ad alma-ad verme olaylarının[7] benzerleri Saltuk-nâme'de de yer almak­­tadır. Kahramanımıza Saltuk adını, savaşta yendiği Alyon adlı bir düşmanı vermiştir. Müslüman olan Alyon'a da Saltuk, İlyas adını verir[8]. Bu ad verme olayı dışında eserde geçen diğer ad verme olayları Saltuk'a yenilerek Müslüman olan kişilere Saltuk tarafından bir Türk adı verilmesi ile ilgilidir[9].

Sarı Saltuk, bir destan kahramanında bulunması gereken bütün özelliklere sa­hip­­tir. Son derece güçlüdür, yüreğinde korkunun zerresi bile yoktur. Tek başına düş­man içine yanar od gibi girmekte, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman dile­yen düşmanına karşı ise merhametlidir. Saltuk-nâme'de, yiğitte bulunması gereken özel­lik­ler ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yigitçe gezmek olarak sırala­nır­ken, Sarı Sal­tuk'un bu dört hünerde mahir olduğu özellikle belirtilir.

Bu özellikler dışında Sarı Saltuk'un olağan üstü güçleri de olduğu Saltuk-nâme'de mübalağalı bir şekilde anlatılmaktadır. Çok uzaklarda aleyhinde söylenenleri işitebilmekte, oturduğu yerden bir kılıç darbesiyle bir başka diyardaki düşmanını öldürebilmekte, göz açıp kapayıncaya kadar bir diyardan bir başka diyara gidebilmek­te­dir. Düş­man­ları bir türlü Saltuk'u öldürememektedir; ok atarlar batmaz, kılıç vurur­lar kesmez, büyü yaparlar tesir etmez, suya atarlar boğulmaz, ateşe atarlar yanmaz. Bütün cinler ve melekler Sarı Saltuk'un yardımcısıdır. Hatta bu cinlerden birisi ile ahiret kardeşi bile olmuştur. Düşmanları ise kâfirler, zâlimler, cadılar, devler, canavar­lar ve kötü cinlerdir. Bütün bu özellikler göz önünde bulundurulduğunda, Sarı Saltuk'un alp-eren kişiliğinin yanı sıra, bazı menkıbelerde bir masal kahramanı kimliğiyle karşımıza çıktığı da görülmektedir.

Saltuk-nâme'ye göre Sarı Saltuk 99 yıl yaşamış, sonunda düşmanları tarafından zehirlendikten sonra hançerlenerek şehit edilmiştir. Ancak, son nefesini vermeden önce de kendisini zehirleyen ve hançerleyen düşmanını öldürmüştür.

Sarı Saltuk hakkında bilgi veren bir başka önemli kaynak da Evliya Çelebi’nin meşhur Seyahat-nâme’sidir. Evliya Çelebi'ye göre Sarı Saltuk'un asıl adı Muhammed Buharî'dir. Muhammed Buharî Ahmet Yesevî'nin halifesidir. Ahmet Yesevî, Muham­med Buharî'yi şu sözlerle Hacı Bektaş-ı Veli'ye gönderir:

- Saltuk Muhammedim ! Bektaşım seni Rum'a göndersin, Leh diyarında yoldan çıkmış olan Sarı Saltuk suretine girip o melunu, Dobruca'daki ejderi bu tahta kılıç ile öldür, Makedonya ve Dobruca'da yedi kırallık yerde ün sahibi ol.[10]

Dobruca'ya yetmiş adamıyla gelen Muhammed Buharî'nin, Kaligra mağarala­rın­da­ki ejderi öldürmesi üzerine Dobruca kıralı ve halkı Müslümanlığı kabul ederler. Leh ülkesindeki Sarı Saltuk namındaki papazı da öldürüp onun kılığına giren Muham­med Buharî Sarı Saltuk adıyla hüküm sürer ve bölgedeki halkları Müslümanlaştırır[11].

Evliya Çelebi, Seyahat-nâme'nin ikinci cildinde daha ayrıntılı bilgiler vermekte­dir. Muhammed Buharî, Kaligra'dan Kırım'a, oradan Rus ülkesindeki Haşdek kavmi­ne, oradan Leh ülkesindeki Lapka kavmine en sonunda da yine Leh ülkesindeki Dans­ka limanına gelmiştir. Burada Sveti Nikola - Sarı Saltuk adındaki bir papazla oturup epey sohbet etmiş sonra onu öldürüp cesedini yok ederek onun kılığına girmiştir. Yıllarca «Ben Sarı Saltuk'um ! » diyerek Sveti Nikola kıyafetinde dolaşmış, binlerce insanı Müslü­manlığa davet etmiştir. Bu ciltte Sarı Saltuk'un Dobruca'daki canavarı öldür­me­si bu defa daha ayrıntılı olarak anlatılmaktadır[12].

Sarı Saltuk'un Anadolu'da Baba Sultan, Sarı Saltuk Sultan, Kilgra Sultan gibi adlarla anıldığını yazan Evliya Çelebi, Hıristiyanlar arasında ise Sarı Saltuk'un Sveti Nikola adıyla tanındığını belirtmektedir[13]. Evliya Çelebi, Hıristiyanlar üzerinde Sarı Saltuk'un çok büyük bir etkisi olduğunu yazar. Çelebi’nin döneminde dervişler def ve kudüm çalarak Sarı Saltuk'un yaşadığı bölgeleri dolaştıklarında Hıristiyanlar Sarı Saltuk'u hatırlayıp dervişlere bol bahşişler vermektedir[14].

Aslında Sarı Saltuk'tan söz eden en eski kaynak İbni Batuta Seyahat-nâmesi'dir. Tanınmış Arap gezgini İbni Batuta, Sarı Saltuk'un ölümünden yaklaşık yarım yüzyıl sonra Baba Saltuk adlı bir yerleşim merkezine gelmiştir. Burada İbni Batuta'ya, Saltuk' un mükaşefe sahibi (Allah'ın sırlarını gören hakikat ehli) olduğu anlatılmıştır. Ancak, İbni Batuta bu anlatılanların İslâm inançlarına aykırı olduğunu belirtir[15].

Tarih kitaplarında da Sarı Saltuk ile ilgili çeşitli bilgiler bulunmaktadır.

Bun­lar­dan Yazıcıoğlu Ali'nin Tevârih-i Al-i Selçuk adlı eserinde, II. İzzeddin Keykâvus’un maiyetindeki Sarı Saltuk'un Anadolu’daki Türk aileleri ile birlikte önce İznik’e oradan Üsküdar’a giderek Dobruca’ya geçişi anlatılmaktadır. Sarı Saltuk’un Dobruca’daki Baba Dağı kasabasına yerleşmesi ve Kırım seferinin yanı sıra İzzeddin Keykâvus’un Bizans sarayında bulunan oğlunu kurtarması da Tevârih-i Ali-i Selçuk’ta yer almaktadır[16]. Kemâl Paşazade’nin Tevârih-i Al-i Osman’ında ve Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sinde de bu olaylar benzer şekillerde anlatılmaktadır. Hatta Seyyid Lokman’ın eserinde yer alan bir dörtlükte Sarı Saltuk’un Dobruca’ya geçiş yılı (662 Hicri) da verilmektedir[17].

Bektaşî velayet-nâmelerinde yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler çoğunlukla menkıbelere dayanmaktadır. Bektaşî şairleri de şiirlerinde Sarı Saltuk’tan övgüyle söz eder. Bu şiirlerde de Sarı Saltuk’un gerçek hayatına dair bilgiler yoktur. Bu eserlerde Sarı Saltuk bir menkıbevi kişi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tarihî, edebî ve menkıbevî eserlerde yaşayan Sarı Saltuk’un Türk milleti üzerindeki tesirinin göstergesi türbe ve makamlardır. Yazımızın girişinde de söz ettiğimiz gibi Anadolu’nun doğusundan başlayıp Balkanlara kadar uzanan coğrafyada Sarı Saltuk’un türbe ve makamları varlığını sürdürmektedir. Bu türbe ve makamların varlığı kaynaklarda da yer almaktadır.

Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un on iki mezarı olduğu belirtilmektedir. Sarı Saltuk, beylerin ve kralların mezarına sahip çıkmak isteyeceklerini söyleyerek her isteyene verilmek üzere birer tabut hazırlamalarını vasiyet eder[18]. Sarı Saltuk’un mezarını kendi ülkesinde bulundurmak isteyenler, kendilerine verilecek tabutta Sarı Saltuk’un vücudunu görecektir. Vasiyete göre adamları Sarı Saltuk’u yıkayıp kefenleyip çerağının yanına getirirler. Ayrıca isteyen beylere verilmek üzere on bir tabut hazırlarlar. Çünkü Sarı Saltuk ölümünden sonra on iki yerde makamının olacağını kendilerine söylemiştir[19]. Çevredeki beylerden ve krallardan her isteyene bir tabut verilir. Tabutu alan, Saltuk’un cesedinin kendisinde olduğunu görür ve ülkesine dönerek cenazeyi defneder[20]. Saltuk-nâme’ye göre Sarı Saltuk’un tabutunu alarak ülkesine götüren krallar ve beyler şunlardır: Tatar Hanı, Eflâk, Boğdan, Rus, Üngürûs (Macar), Leh (Polonya), Çeh (Çek), Bosin (Bosna), Beravati (? Hırvat), Karnata (?). Baba’ya ve Edirne’ye gömülen tabutlarla mezar sayısı böylece on ikiye ulaşmaktadır. Saltuk-nâme’de Sarı Saltuk’un cenazesinin Baba (Babadağ/Roman­ya)’ya defnedildiği belirtilmekteyse de Sarı Saltuk’un cesedinin Edirne yakınlarındaki Eski Baba (Babaeski)’da gömülü olduğu yolunda bir rivayet bulunduğu da anlatılmaktadır[21]. Bu rivayete göre Edirne meliki, Saltuk’un cesedinin bulunduğu tabutu alarak Edirne’ye getirmek ister. Bunun üzerine bir tartışma başlar. Tartışma sırasında tabuttan Saltuk’un narası yükselir:

- Sizi helâk ederim, benim vasiyetime aykırı iş yapmayın, der. Herkes korkudan ne yapacağını şaşırır. Sonunda tabutu alıp Edirne yakınlarındaki Babaeski’ye defnederler. Ancak bu rivayetin hemen ardından Ebü’l-Hayr-ı Rûmî «Ve ammâ sahîh budur çerağı yanduğı yirde gömdiler.» diyerek Sarı Saltuk’un asıl mezarının Babadağ’da olduğunu tekrarlar[22].

Evliya Çelebi, Seyahat-nâme’sinde Sarı Saltuk için birden fazla tabut hazırlanması ve isteyen krala verilmesi olayını, küçük farklılıklarla da olsa benzer şekilde anlatmaktadır. Sarı Saltuk, adamlarına:

- Ölünce beni yıkayıp yedi tabut hazırlayın, çünkü benim için yedi kral cenk etmeli, der. Adamları ölümünden sonra Sarı Saltuk’u yıkarlar, yedi tabut hazırlarlar. İlk gelen Mosko (Moskova) kralıdır. Kendisine verilen tabutu açıp bakar ve Saltuk’un cesedini görür:

- Bre meded ! Bizim tabutta imiş ! diyerek ülkesine döner ve Mosko diyarına defneder. Daha sonra Leh (Polonya), Çeh (Çek), İşfet ~ İsfeç (? İsveç), Edrune (Edirne), Boğdan, Dobruca kralları gelerek birer tabut alıp ülkelerine defnederler. Her kral da kendisine verilen tabutta Sarı Saltuk’un cesedini görmüş ve asıl tabutun kendisine verildiğine inanmıştır[23]. Seyahat-nâme’nin üçüncü cildinde Babadağ’a gelişini anlatan Evliya Çelebi de Sarı Saltuk’un burada gömülü olması sebebiyle bu şehre Babadağ dendiğini yazmaktadır.

Hacim Sultan Velayet-nâmesi'nde ise Sarı Saltuk'un vasiyeti üzerine kırk tabut hazırlandığı ve bütün bu tabutlarda bedeninin görüldüğü anlatılmaktadır. Dobruca kralı kırk tabutu da kontrol etmiştir. Bunlardan yalnız birindeki cesedin elinin kımıldadığını görünce Sarı Saltuk'un gerçek bedeninin bu tabutta olduğuna inanmıştır. Otuz dokuz tabutu bir daire meydana getirecek şekilde, gerçek bedenin olduğu tabutu da bu dairenin ortasına gömmüştür[24]. Hacı Bektaş Velayet-nâmesi’nde geçen bir rivayette de Sarı Saltuk’un yerinde (Dobruca’da) ölümünden sonra yedi tabut yaptırıldığı ve bunların Saltuk’un müridlerince muhtelif şehirlere götürüldüğü şu şekilde anlatılmaktadır: Ölürken, bana muhip olanlarınız birer tabut yaptırsın, koyup gitsin; birbirinizle çekişmeyin, ben hepinizin tabutunda bulunurum, diye vasiyet etti. Gerçekten de hepsi birer tabut alıp gitti ve Sarı Saltuk her tabutta göründü, hepsi de sevindi, neşelendi. Fakat kale sahibi beye, ben asıl senin tabutundayım, demişti de bey, nereden bileyim deyince, tabut içinden sana elimi sunarım, buyurmuştu, ona da bu kerameti gösterdi [25].

Anlaşılan, daha o yüzyıllarda bile Sarı Saltuk’un birden fazla yerde makamı bulunmaktadır. Bu makamların varlığı da böyle bir menkıbe ile açıklanmaktadır. Gerek Saltuk-nâme’de, gerek Seyahat-nâme’de bu ülke/şehir adları içerisinde bugün Sarı Saltuk’un makamlarının bulunduğu bazı yerlerin adlarının geçmemesi dikkat çekicidir. Öte yandan Saltuk-nâme ve Seyahat-nâme’de adı geçen ülkelerin bazılarında da Sarı Saltuk’a ait olduğu belirtilen türbe ve makamlar günümüze ulaşmamıştır.

Sarı Saltuk’un türbe ve makamları üzerine yapılmış bazı çalışmalar bulunmaktadır. F.W. Hasluck Kaliakra (Varna/Bulgaristan), Babaeski (Türkiye), Babadağ (Romanya), Ohri (Makedonya), Kruya’daki türbe ve makamları araştırmış[26]; Ragıp Önen Bor’daki türbeyi tanıtmış[27]; Nazmi Sevgen, Sarı Saltuk ile Aiyos Spiridon arasındaki ilgiyi ele aldığı yazı dizisinde Babadağ (Romanya), Tunceli, Diyarbakır, Babaeski, Bor, Rumelifeneri'nde bulunan türbe ve makamları tanıtmış[28]; Machiel Kiel Babadağ’daki türbeyi ve bu türbenin tarihini incelemiş[29]; Grace M. Smith Babaeski, İznik, Bor, Diyarbakır, Babadağ (Romanya), Blagay (Bosna-Hersek)’da bulunan türbe ve makamlar hakkında genel bilgiler vermiş[30]; Nimetullah Hafız İpek’teki[31], Tacida Hafız Blagay’daki[32] türbeler hakkında bilgiler veren bildiriler sunmuşlardır.

1980 yılında doktora tez konusu olarak Saltuk-nâme’yi seçip cümle yapısı üzerinde çalışmalarımıza başladığımızda eserin metnini ortaya koyarken Sarı Saltuk’un kişiliği dikkatimizi çekmişti. Alplar çağının önde gelen kişilerinden Sarı Saltuk; olağan üstü gücü, kahramanlığı, merhameti, bilgisi, inancı, fedakârlığı, kerametleri ile alp-eren tipinin en güzel bir örneği olarak Ebü'l-Hayr-ı Rûmî'nin kaleminden Saltuk-nâme'de şekilleniyordu. Sarı Saltuk bazen savaşçı kimliğiyle; bazen keramet gösteren bir veli kimliğiyle; bazen Kaf Dağı'na giden, cadılarla, devlerle savaşan bir masal kahramanı olarak; bazen Osman Gazi, Orhan Gazi, Nasrettin Hoca, Karaca Ahmet, Mevlana gibi kişilerin yanında bir tarihî kişilik olarak karşımıza çıkıyordu. Cem Sultan'ın isteği ile Sarı Saltuk'a ait rivayet ve menkıbeleri derleyerek Saltuk-nâme'yi yazdığını belirten Ebü'l-Hayr'ın her satırında Sarı Saltuk'a hayranlığı görülüyordu. Elbette bu satırlarda bazen abartılı bir anlatıma da rastlanıyordu. Bazen de başka velilere ait kerametler, başka kişilerin başından geçen olaylar Sarı Saltuk'a mal ediliyordu. Saltuk-nâme'de dikkatleri çeken bir başka özellik daha vardı. Ebü'l-Hayr-ı Rûmî, eserinde sıklıkla Türk adını anmakta, Türklerin Anadolu'yu yurt edinme mücadelesine yer vermekte ve Sarı Saltuk'u bir Türk kahramanı ve velisi olarak tanıtmaktadır. Saltuk-nâme'nin bu özelliğine dikkat çeken Müjgân Cumbur, eserin Türk milliyetçiliği fikrinin doğuşunun müjdecisi olduğunu belirtmektedir[33]. Öte yandan Sarı Saltuk’un Türk milleti üzerindeki etkisinin devam ettiği, hatırasının yaşamakta olduğu, ayakta kalan türbe ve makamlarının halkımız tarafından hâlâ büyük bir saygıyla ziyaret edilmesinden anlaşılıyordu. Bu durum bizi Sarı Saltuk’un türbe ve makamları üzerinde de araştırma yapmağa yöneltti. Yaklaşık on yıldır yurt içindeki ve yurt dışındaki Sarı Saltuk'un türbe ve makamlarını ziyaret ederek araştırmalar yapmaktayız. Bu türbe ve makamların tarihi, kaynaklardaki yeri, yapısı, halk arasında bu türbe ve makamlara bağlı olarak anlatılan rivayetler, menkıbeler ve efsaneler, bunlarla ilgili inanışlar ve diğer özellikler belirlenmektedir.

Tunceli’nin Hozat ilçesinin sekiz kilometre kuzeyindeki 2276 rakımlı Sarı Saltuk tepesinde aynı adla anılan bir makam bulunmaktadır. Tepenin güney ve güneybatısındaki Karaca ve Akviran (Akören) köylerinde Sarı Saltuk soyadını taşıyan bir aile de yaşamaktadır. Sarı Saltuk’a mal edilen kerametler sonucunda bu makam, bir adak yeri ve Kızılbaşlarca kutsal bir ziyaretgâh haline gelmiştir. Çevredeki köylü­ler, Sarı Saltuk’un gerçek mezarının burası olduğuna inanmaktadırlar[34]. Akviran (Akören) köyünde Sarı Saltuk ailesinden birine ait bir türbe ile yüzyıllık bir mezarlık bulunduğunu belirten N.Sevgen, bu mezarlıktaki eski mezar taşlarının yurdumuzun her tarafında bulunan mezar taşlarıyla aynı olduğuna ve bunların yardımıyla Dersim (Tunceli)’deki mezar taşlarının Türk kültür ve folkloru bakımından aynı değer ve anlamı taşıdığına dikkat çekmektedir[35].

Diyarbakır şehir merkezindeki Urfa Kapısı yakınlarında Gülşeniler Tekkesi olarak adlandırılan tarihî yapılar arasında Sarı Saltuk’un bir türbesi de bulunmaktadır. Kesme taştan yapılan sekiz köşeli bir yapı olan türbe, içeriden bir kubbe, dışarıdan da yüksek bir kasnak üstünde piramit biçimi çatıyla örtülüdür[36]. Türbe, dört bir yanı duvarla çevrili külliyenin içindedir. Külliyede halen ibadete açık bir mescit bulunmaktadır. Türbe, girişin hemen sağındadır. Türbenin eskiden iki pencereli olduğu anlaşılıyor. Sonradan bu pencerelerden biri örülerek iptal edilmiştir. Mescidin yanında ayrıca iki de mezar bulunmaktadır. Halk, türbede yatan kişiyi Sarı Saltuk, Sarı Sadık, Seyyar Saltuk gibi adlarla anmaktadır. Sarı Sadık Camii imamı Sadık Özbağlar’ın anlattığına göre türbede gömülü olan kişi alplar döneminde yaşamış bir alp-eren olan Sarı Saltuk’tur. Ölümü yaklaştığında adamlarına şöyle bir vasiyette bulunmuştur: «Ben öldüğüm zaman yedi tabut hazırlayacaksınız. Bu tabutlardan birinde ben olacağım, altısı ise boş olacak. Boş olanları küffar diyarlarına gömeceksiniz. Tabutumun bulunduğu ülkeleri Türkler küffardan alacak.»[37]. Halk arasında yaşayan başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlerden birine göre Sarı Saltuk gezgin bir evliyadır. Gazalara da katılmıştır. İnanışa göre Diyarbakır’da yaptığı bir savaş sırasında şehit düşmüş ve türbenin olduğu yere gömülmüştür[38]. Türbenin halk inanışlarında önemli bir yeri vardır. Cuma akşamları (perşembeyi cumaya bağlayan akşam) türbeyi yalın ayakla ziyaret eden kadınlar can u gönülden bir dilekte bulunurlarsa bu dileklerinin yerine geleceğine inanmaktadırlar. Sıkıntıya düşen bir kimse Sarı Saltuk’un adını üç defa anarak yardım isterse, hemen imdada yetişeceğine inanılır[39]. Birinden kötülük gören kişinin türbeye gelerek kendisine kötülük yapana kılıç çalması için duada bulunduğu da oluyormuş. Hastası olan, kocası işsiz olan, evlenmemiş kızı bulunan kadınlar türbeye gelip dertlerine deva bulmağa çalışırlar, türbeye mum dikerler[40]. Sarı Sadık Camii imamı, kadınların türbeye mum dikmesinin dinimizce uygun bir iş olmadığını söylüyor, ancak buna mani olamadıklarını belirtiyor. Sarı Saltuk’u rüyasında görenler gelip adakta bulunurlarmış. Dilekleri gerçekleştiği takdirde türbede horoz, koyun, keçi gibi hayvanları adak olarak keserlermiş. Çevredeki cami ve binaların duvarlarını sarmaşıkların sarmasına, hatta tamamen kaplamasına rağmen Sarı Saltuk türbesini yıllardır hiçbir sarmaşığın sarmaması da Sarı Saltuk’un manevî gücüne bağlanmaktadır[41].

Bor’daki Sarı Saltuk makamı, Saltuk-nâme’nin bir nüshasının da bulunduğu Halil Nuri Yurdakul Kütüphanesi ile aynı cadde üzerindedir. Bu kütüphanedeki Saltuk-nâme nüshasını incelemek üzere 1982 yılında Bor’a gittiğimizde ziyaret etme fırsatı bulduğumuz bu makamın harap durumunu görerek üzülmüştük. Daha sonraki yıllarda yaptığımız ziyaretlerde makamın onarıldığını görmek bizleri sevindirdi. Binanın 1732’de bir onarım gördüğü türbede bulunan kitabeden anlaşılmaktadır. Bunun gerçekte bir makam olduğu Hacı Mahmut Hoca’nın 1869’da basılan Nesayih-i Amme adlı risalesinde belirtilmektedir[42]. Buna karşılık Sarı Saltuk’un Bor’daki bu makamının öteden beri bilindiği edebî kaynaklardan anlaşılmaktadır. Ahmet Kuddûsî bir şiirindeki

Belde-i Bor’daki Saltuk türbesi

Kim ziyaret itse kalmaz kürbesi[43]

dizeleriyle, Konyalı halk şairi Lemi de

Geç Akşehir’den uğra Nevşehir’e

Niğde’de Kesikbaş Kemâl Ümmî

Bor’da Sarı Saltuk pünhana yalvar[44]

dizeleriyle Bor’da Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh bulunduğunu göstermektedirler. Bu türbenin halk arasında büyük bir saygı gördüğünü ve kutsal günlerde ziyaret edildiğini, türbede adaklar adandığını görmüştük. Türbenin halk arasındaki itibarının göstergesi sürekli olarak temiz tutulması, onarılması ve ziyaretçisiz kalmamasıdır.

İznik’teki Sarı Saltuk türbesi şehir merkezinin dışında, Cevdet Hersekli adlı bir kişinin üzüm bağının içerisindedir. 1963 yılındaki tadilata kadar türbenin üzeri açık durumdaydı. C. Hersekli, dedesi Mehmet Hersekli’den dinlediğine göre, Sarı Saltuk «Türbemin her tarafı açık olsun rüzgâr alsın, üzeri açık olsun rahmet yağsın !» diye vasiyette bulunmuş. Dört sütun üzerine oturtulmuş bir kubbeden meydana gelen türbenin dört tarafı da açıktır. Türbe, İznik ve çevresindeki halk tarafından saygıyla ziyaret edilmektedir. Hacca gitmeğe niyetlenen hacı adayları­nın ilk ziyaret ettikleri türbelerden biri de Sarı Saltuk’un türbesidir. Okulların kapan­ma­sına yakın öğrenciler de türbeyi ziyarete gelmektedir. İznik ve çevresinden, özellikle Bilecik’ten gelen kadınlar ise hemen her cuma Sarı Saltuk türbesini ziyaret ederler[45]. Halk arasında anlatılanlara göre Sarı Saltuk bir alp-erendir. İznik’in fethine katılmış, Türklüğü ve İslâmiyeti yaymak amacıyla Hindistan’a kadar gitmiştir. Tür­bey­le ilgili bazı rivayetler bulunmaktadır: Bir yaz günü türbenin gölgesinde uyuyan bir kişinin rüyasına giren Sarı Saltuk «Yolumun üzerinde yatma !» diyerek kızmıştır. Sarhoş veya izinsiz olarak bağa girenlerin, görünmez bir elle cezalandırıldığına dair rivayetler anlatılmaktadır. Bu rivayetler, ülkemizdeki pek çok yatıra ve türbeye bağlı olarak anlatılan cezalandırıcı olma özelliğini İznik’teki Sarı Saltuk türbesinin de taşıdığını göstermektedir.

İstanbul boğazının Karadeniz’e açılan en uç iki noktasından biri olan Rumelifeneri’ndeki fener binasının içerisinde Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh vardır. Karadeniz’e dik inen bir tepenin üzerine yapılmış olan bu fener 147 yaşındadır. Fenerin giriş katında merdiven dairesinin hemen sağındaki sahanlığı kaplayan ziyaretgâhta bir sanduka bulunmaktadır. Sandukanın baş ucunda duvara dayalı bir şekilde duran yedi satırlık kitabede şunlar yazılıdır: 1Hüvel bâkî 2Kutbu’l-ârifîn gavsu’l-vâsılîn 3Hazret-i Hacı Bayram-ı Velî kaddese (sırrıhû) 4evlâd-ı kirâmların­dan Sarı Saltuk 5 Hazretlerinin merkâd-ı şerîfine el-fâtihâ 6 ……. 7 Sene 1204 [46]. Ziyaretgâhın son derece temiz ve düzenli olması, Türkiye Denizcilik İşletmelerinin Rumelifeneri’nde çalışan görevlileri sayesindedir. Fener görevlilerinden Rasim Uçar, ziyaretgâhın bakımı ve temizliği ile yakından ilgilenmektedir. Fener 1850 yılında yapılmıştır. Fenerin yapılacağı sırada köyde yaşayan Mehmet adındaki bir kişi, gece rüyasına bir velinin girdiğini, incir ağaçlarının olduğu yerde Sarı Saltuk'un mezarının bulunduğunu, fenerin bu mezar üzerine yapılmasının daha hayırlı olacağını söylediğini anlatır. Yapılan kazı sonucunda işaret edilen yerde gerçekten bir mezar bulunur ve mezarın olduğu yer ziyaretgâh şeklinde düzenlenerek üzerine fener inşa edilir[47]. Balkan ve I. Dünya Savaşı sırasında köy düşman gemilerinin bombardımanına maruz kalmış, köydeki bütün evler yıkılmıştır. Feneri hedef alan düşman topçusu bütün gayretine rağmen isabet kaydedememiştir. Fenerin eski görevlilerinden Fenerci Hafız ve daha sonra görev yapan Adem Kanyılmaz gibi kişilerin anlattığına göre mezarın yanındaki takunyalar sabah ıslak bulunurmuş. Takunyaları abdest alan Sarı Saltuk'un ıslattığına inanılmaktadır. Fenerdeki eski görevliler fenere tırmanırken zikir seslerinin duyulduğunu anlatırlarmış. R.Uçar da bu sesleri bizzat duyduğunu ifade etmektedir. Köydeki balıkçılar eskiden ziyaretgâha büyük saygı gösterirlermiş. Yirmi beş yıl öncesine kadar, balıkçılar denize açılmadan önce tekneleriyle fenerin etrafında toplanıp, avın bereketli geçmesi için Sarı Saltuk'un ruhuna dualar okuduktan sonra denize açılmak için Sarı Saltuk'tan izin isterlermiş. Balıkçılar, Sarı Saltuk'un ruhunun kendilerini koruduğuna inanırlarmış[48]. Çevredeki içkili gazinolarda, müstehcen film gösteren kahvehanelerde meydana gelen sandalyelerin sağa sola savrulması, duvarların sallanması gibi çeşitli olaylar da Sarı Saltuk'a bağlanmaktadır. Mezarın sağaltıcı özelliği olduğuna da inanılmaktadır. Fenerin hemen yakınındaki suyun sağaltıcı olduğunu söyleyen R. Uçar, bu sudan içerek astım hastalığından kurtulanların bulunduğunu, iyi olanlardan birinin adı, adresi ve telefon numarasının kendisinde bulunduğunu anlatmaktadır. Saltuk-nâme'nin çeşitli yerlerinde Sarı Saltuk'un yer altından şifalı sular çıkardığı anlatılmaktadır. Romanya'daki türbenin hemen karşısında akmakta olan pınarın da şifalı olduğuna inanılması dikkat çekicidir.

Babaeski’de de Sarı Saltuk’a ait bir ziyaretgâh olduğu tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Bu konudaki bilgiyi yukarıda ele almıştık. Ancak, Babaeski’deki makam günümüze ulaşamamıştır. İlçenin doğusunda, Cedid Ali Paşa Camii’nin yakınında bulunan bu makam ve tekke Balkan Savaşı sırasında Bulgarlar tarafından yıkılmıştır. N.Sevgen, bu hareketin Bulgarların Sarı Saltuk’a besledikleri düşmanlığın önemli bir delili olduğunu belirtmekten kendisini alamaz[49]. 1990 yazında Babaeski’de yaptığımız araştırmada biz de Sarı Saltuk makamından ve tekkeden en küçük bir iz bile bulamadık.

Dobruca bölgesinin Romanya'da kalan kısmında Babadağ olarak anılan küçük bir kasabada Sarı Saltuk türbesi vardır[50]. Burada yatan kişinin gerçekten de Sarı Saltuk olduğuna dair kaynakların bulunduğuna yukarıda değinmiştik. Kuzey Dobruca’daki 9.000 nüfuslu bu kasabanın güney kısmındaki Maçin sokağında Sarı Saltuk türbesi ve bu türbenin karşısında da yaz kış akan Baba Pınarı bulunmaktadır. Türbe yakın zamanda bir onarımdan geçirilmiştir. Ancak, bu onarım sırasında türbenin tarihî yapısı kısmen kaybolmuştur. Türbe, bugün de kasabadaki ve çevredeki Türkler tarafından ziyaret edilmektedir. Türbeyle Vedat Tairoğlu adlı Babadağlı bir Türk ilgilenmektedir. Babadağ’ın yaşlıları, eskiden bu türbenin yanında bir bina daha bulunduğunu söylüyorlar. Arif Reyip’in dedesinden dinlediğine göre bu bina eskiden tekke olarak kullanılıyormuş[51]. Evliya Çelebi’nin Seyahat-nâme’de büyük bir hayranlıkla anlattığı bu türbe ve tekkeden bugün sadece üzeri kapalı bir mezar kalmıştır. Kasabanın en yaşlı kadını Sıdıka Emriye Hanım eskiden beri türbenin ziyaret edildiğini, kadınların adaklar adadığını anlatıyor. Çocukluğunda türbe ziyaretinin büyük bir tören şeklinde yapıldığını, Hıristiyanların da türbeyi ziyaret ettiğini[52] belirtiyor[53]. Günümüzde ise Hıristiyanlar artık bu türbeyi ziyaret etmiyor. Kasabadaki bir başka ziyaretgâh olan Koyun Baba'yı Müslümanların yanı sıra Hıristiyanlar da ziyaret etmektedir. Sarı Saltuk türbesini ziyaret eden kadınlar dileklerinin olması için türbede dualar okumakta, mum yakmaktadır. Eve döndükle­rin­de koku çıkarma olarak adlandırdıkları kızgın yağda hamur kızartma işini yapmaktadır[54]. Anadolu’da lokma dökme olarak adlandırılan bu geleneğin Babadağ’da koku çıkarma olarak adlandırılması dikkat çekicidir. Kokunun ve tütsünün eski Türk inancı içerisinde, özellikle nazardan, büyüden ve tehlikelerden korunmakta önemli bir yeri olduğu bilinmektedir[55]. Bu hamurlar daha sonra hayır için üç veya yedi eve dağıtılmaktadır. Bunlar da Türk inanç sistemi içerisinde yeri olan sayılardır.

Makedonya Cumhuriyeti’ndeki Ohri şehrinin yaklaşık 30 km. güneyinde Ohri gölünün güney kıyısı üzerinde kurulmuş olan Sveti Naum Manastırındaki şapelde Hıristiyanların Sveti Naum’a ait olduğunu düşünerek ziyaret ettikleri ve sesler geldiğine inanarak dilek tutup kulaklarını dayadıkları bu mezar, geçmişte Türkler tarafından da Sarı Saltuk’un mezarı olarak kabul edilmiş ve saygıyla ziyaret edilmiştir[56]. Tarihte bu mezarın hem Hıristiyanlar hem de Müslüman Türkler tarafından ziyaret edildiği, Hıristiyanların mezarda Sveti Naum’un yattığına inandıkları, Müslüman Türklerin ise mezarda Sarı Saltuk’un yattığına inandıkları araştırmacıların çalışmalarıyla ortaya konulmuştur[57]. Daha sonra Türklerin pek çoğunun bölgeden ayrılmasıyla mezarın Türk ziyaretçilerinin sayısı gittikçe azalmış, zamanla Türkler mezarı ziyarete gitmemeğe başlamıştır. Böylece mezar sadece Hıristiyanların ziyaret ettiği bir yer haline gelmiştir. Buna karşılık Sarı Saltuk’un bölgedeki Türkler üzerindeki etkisi hâlâ sürmek­te­dir. Ohri’deki Halveti Tekkesinin müridleri arasında Sarı Saltuk’un hatırasının yaşa­dı­ğını, müridlerin mezarda yatanın Sarı Saltuk olduğuna yürekten inandıklarını 1996 yılının yaz aylarında bölgeye yaptığımız araştırma gezisinde görmüştük. Ohri'deki Halvetî tekkesinde hâlâ Sarı Saltuk'un menkıbeleri anlatılıyor. Son derece güçlü olmasının yanı sıra keramet gösteren bir velî olduğu da belirtilmektedir. Buradaki müridlerden Sarı Saltuk'un bir rahiple iddiaya tutuşması menkıbesini dinledik. Bu menkıbe aynen Saltuk-nâme'de de yer almaktadır. Gerek tekke şeyhi Abdülkadir Şeyh, gerek tekkedeki müridler, Türklerin Makedonya'da çoğunluğu ve hakimiyeti kaybetmesinden sonra bu mezarın Hıristiyanlar tarafından bir Hıristiyan ziyareti haline getirildiğini belirtiyorlar. Gerçekten de günümüzde bu mezarın Sarı Saltuk'a ait olduğunu gösteren en küçük bir iz bile kalmamıştır. Oysa daha geçen yüzyılın sonlarında bile burada namaz kılmak için seccadeler bulunuyordu[58]. Manastırdaki Makedon rahibe, Türklerin bu mezarın Sarı Saltuk'a ait olduğuna inanarak ziyarete gelip gelmediğini sorduğumuzda çok büyük bir tepki ile karşılaşmıştık.

Ortodoks mezhebine bağlı olan Gagavuz Türkleri arasında Sarı Saltuk'un özel bir yeri vardır. Bu ilginin sebebi Gagavuz tarihi incelendiğinde ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi Gagavuzların kökeni ile ilgili tezlerden biri de, Gagavuzların değişik Türk boylarının karışması ve kaynaşması ile oluştuğu düşüncesidir. Tedeusz Kowalski, bu görüşleri değerlendirmiş ve Gagavuzların üst üste üç Türk tabakasından meydana geldiği tezini ortaya atmıştır. T. Kowalski'ye göre en eski tabaka kuzeyden gelen bir Türk topluluğunun kalıntısıdır. İkinci tabaka Osmanlıların Balkanlara gelişinden önce güneyden gelen bir Türk topluluğudur. Üçüncü tabaka ise Osmanlı devrinin Türk kolonilerinden ve Türkleşmiş unsurlarından meydana gelmiştir[59]. İkinci tabakayı meydana getiren güneyli Türk topluluğu içerisinde II. İzzeddin Keykâvus ve Sarı Saltuk kumandasında Anadolu’dan Balkanlara geçen Türkler de yer almaktadır. Yazımızın girişinde bu konuyu Yazıcıoğlu Ali’nin Tevârih-i Al-i Selçuk, Seyyid Lokman’ın Oğuz-nâme’sini kaynak göstererek ele almıştık. Tevârih-i Al-i Selçuk’ta Sarı Saltuk’un ölümünden sonra Balkanlarda kalan ve Hıristiyan olan bu Türklerin, Gagavuzların asıl nüvesini teşkil eden Hıristiyan Türklerle karıştığı bilinmektedir[60]. Bu sebeple Gagavuz Türkleri de Sarı Saltuk’u baba olarak adlandırmakta, tarihî köklerini buldukları bir tarihî kişilik olarak görmektedirler. Gagavuzların yaşadıkları bölgelerde Sarı Saltuk’a ait bir ziyaret bulunmamaktadır, ancak Gagavuz aydınları Sarı Saltuk’tan büyük bir saygıyla söz etmekte, onu bir aziz olarak kabul etmektedirler[61].

Bu yazımızda ele aldığımız Sarı Saltuk’un türbe ve makamlarıyla ilgili inanmalarda Türk inanç sisteminin izleri görülmektedir. Bu türbe ve makamlar genellikle tepelik yerlerde, akarsuların ve büyük ağaçların yanlarında bulunmaktadır. Bilindiği gibi bunlar, İslâmlık öncesi Türk inancı içerisinde kutsallık atfedilen yerlerdir. Yine, bu türbe ve makamların normal mezarlıklar içerisinde bulunmaması da yurdumuzdaki diğer makamlarda görülen özelliklerdendir. Bu türbe ve makamlarda adak adama, dilek dileme, çeşitli ibadet şekillerine ve pratiklere bağlanmıştır. Kabir ziyareti, adak, medet umma, dilek dileme, ağaçlara bez bağlama gibi uygulamaların atalar kültünün özellikleri olduğu bilinmektedir. Bu uygulamalar, günümüzde diğer türbe ve makamlarda olduğu gibi İslâmî şekillere büründürülerek yaşatılmaktadır. Türbe ve makamların yanındaki akarsunun sağaltıcı olduğu inancı diğer makamlarda da görülen ortak özelliklerdendir. Sarı Saltuk menkıbelerinin türbe ve makamların bulunduğu yerlerde hâlâ anlatılması da, bu türbe ve makamların kutsallığını yansıtmakta önemli bir unsur olarak kullanıldığını göstermektedir.

Zaman zaman Türkiye’de bir kültür mozaiği bulunduğunu bilimsel temele dayanmadan ileri sürenlerin yanıldığını Sarı Saltuk’un tarihî kişiliği, türbe ve makamları ortaya koymaktadır. İster Sünnî, ister Alevî, ister Ortodoks; ister Doğu Anadolulu, ister Batı Anadolulu, ister Balkanlardaki Türkler tarafından büyük bir saygıyla anılan, türbe ve makamları ziyaret edilen Sarı Saltuk birleştirici bir unsur olarak karşımızdadır.

Kaynaklar

[1] Sarı Saltuk hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Franz Babinger, «Sarı Saltık Dede» maddesi, İslâm Ansiklopedisi, c. X, İstanbul, 1966, ss. 220-221; Kemâl Yüce, Saltuk-nâme'de Tarihî, Dinî ve Efsanevî Unsurlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara, 1987, s.20-100; Şükrü Halûk Akalın, «Ebülhayr Rumi» maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.10, s. 360, İstanbul, 1994

[2] Menakıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli Süleymaniye Kütp. 4582, 2627/1

[3] Velayet-nâme-i Hacı Bektaş-ı Veli, Millet Kütp.1366, 987, 1132, 1076, 1075; Süleymaniye Kütp. 3072 Velayet-nâme-i Otman Baba, Millî Kütp., K.314

[4] Ebü’l-Hayr-ı Rûmî’nin Saltuk-nâme’sinin kütüphanelerimizde çeşitli nüshaları bulunmaktadır. Müellif nüshası ele geçmemiştir. Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nüsha Fahir İz, Şinasi Tekin, Gönül A. Tekin tarafından Amerika’da tıpkı basım olarak dizinle birlikte yayımlanmıştır. Mevcut nüshalardan yararlanılarak hazırlanan tenkidli metin Kültür Bakanlığı yayınları arasında çıkmıştır: Ebü'l-Hayr-ı Rûmî, Saltuk-nâme I-II-III, hazırlayan Şükrü Halûk Akalın, Ankara-İstanbul, 1987-1988-1990

[5] Akalın, Saltuk-nâme I, s. 3

[6] Akalın, Saltuk-nâme I, ss. 2-3

[7] Doğan Aksan, Her Yönüyle Dil, TDK yayını, Ankara, 1982, s.121

[8] Saltuk-nâme I, s.19

[9] Şükrü Halûk Akalın, «Saltuk-nâmedeki Ad Verme Hadiseleri», III. Milli Türk Folkloru Kongresi, Konya, 1989

[10] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme,c.I, İstanbul, 1896, sf. 659

[11] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, aynı yer

[12] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, c.II, sf. 133 vd.

[13] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, c.II, sf. 137

[14] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme, aynı yer

[15] İbni Batuta Seyahat-nâme, Haz. İsmet Parmaksızoğlu, 1000 Temel Eser, İstanbul, 1971, s. 102

[16] Yazıcıoğlu Ali, Tevârih-i Al-i Selçuk, Topkapı Sarayı kütüphanesi, Revan Köşkü bölümü no.1391, 233a

[17] Ahmed Tevhid, «Rum Selçukî Devletinin İnkırazı ile Teşekkül Eden Tavaif-I Mülûk’tan Karahisarî Sahib’de Sahib Ataoğulları», Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası, cüz 9, Ağustos, 1327, s.5

[18] Akalın, Saltuk-nâme III, s.298

[19] Akalın, Saltuk-nâme III, s.301

[20] Akalın, Saltuk-nâme III, s.302

[21] Akalın, Saltuk-nâme III, s.299

[22] Akalın, Saltuk-nâme III, s.300

[23] Evliya Çelebi, Seyahat-nâme II, 70-72

[24] Nazmi Sevgen, «Sarı Saltuk ve Aiyos Spiridon (3)», Tarih Konuşuyor dergisi, S. 35, Aralık, 1966, s.2922

[25] Menakıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî “Vilâyet-nâme”, Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1990, s.47

[26] F.W.Hasluck, Christianity and Islam Under the Sultans, c.II, Oxford, 1929, ss. 429-439

[27] Ragıp Önen, «Bor’da Sarı Saltuk Türbesi (1-2)», Yeşil Bor gazetesi, yıl 1, S. 12-15

[28] Nazmi Sevgen, « Sarı Saltuk ve Aiyos Spiridon (1-2-3-4)», Tarih Konuşuyor dergisi, S. 33-34-35-36, Ekim 1966-Kasım 1966-Aralık 1966-Ocak 1967, ss.2729-3020

[29] Machiel Kiel, «The Türbe of Sarı Saltık at Babadag-Dobrudja», Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, S. 6-7, İstanbul, 1977-1978, ss.205-225

[30] Grace M. Smith, «Some Türbes/Maqams of Sarı Saltuq an Early Anatolian Turkish Gazi-Saint» Turcica, XIV, 1982, ss.216-225

[31] Nimetullah Hafız, «Yugoslavya’da Sarı Saltuk», Renkler, Kriterion yayın evi, Bükreş/Romanya, 1995, ss.212-217

[32] Tacida Hafız, «Blagay’da Sarı Saltuk Türbesi», Renkler, Kriterion yayın evi, Bükreş/Romanya, 1995, ss.218-220

[33] Müjgân Cumbur, «Saltuk-nâme’nin Türk Milliyetçiliğindeki Yerine ve Üçüncü Nüshasına Dair», Milli Kültür dergisi, c.1, S.1, Ankara, Ocak 1977, ss. 52-55

[34] Sevgen, agm, s.3018

[35] Sevgen, agm, s.3018

[36] Yurt Ansiklopedisi, c.4, İstanbul, 1982, s.2329

[37] Kaynak kişi: Sadık Özbağlar, Sarı Sadık Camii imamı, Diyarbakır.

[38] Kaynak kişi: Nevzat Tepe, üniversite mezunu, 32 yaşında, Diyarbakır.

[39] Kaynak kişi: Nevzat Tepe.

[40] Kaynak kişi: Sadık Özbağlar.

[41] Kaynak kişi: Sadık Özbağlar

[42] Sevgen, agm, s.3019

[43] Cumbur, agm, s.55

[44] Sevgen, agm, s.3020

[45] Kaynak kişi: Cevdet Hersekli, çiftçi, 68 yaşında, İznik.

[46] Zamanla aşınmış olan kitabenin daha iyi okunması için yazıların üzerine sürülen siyah boya 6. satırı okunamaz hale getirmiştir. Bu yüzden 6. satırı okumamız mümkün olmadı.

[47] Kaynak kişi: Rasim Uçar, Rumelifeneri Köyü Kurtarma İstasyonu görevlisi, 54 yaşında.

[48] Kaynak kişi: Rasim Uçar.

[49] Sevgen, agm, s.3020

[50] Bu türbe ve Babadağ’daki Türkler hakkında daha fazla bilgi için bkz. Şükrü Halûk Akalın,«Romanya Türkleri ve Sarı Saltuk», Yesevî dergisi, yıl 2, S.24, İstanbul, Aralık 1995, ss.32-35

[51] Kaynak kişi: Arif Reyip, 64 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya.

[52] Hasluck’un çift taraflı perestişgâhlar olarak adlandırdığı hem Müslümanların hem de Hıristiyanların ziyaret ettikleri bu yerlerle ilgili bilgi ve sebepleri için bkz. A. Yaşar Ocak, Türk Halk İnançların­da ve Edebiyatında Evliya Menkabeleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı yayını, Ankara, 1984, s.12 vd. Özellikle 53, 55, 56, 58 numaralı dipnotlardaki açıklamalar ve kaynaklar önemlidir.

[53] Kaynak kişi: Sıdıka Emriye, 87 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya. Bu yüzyılın başlarında Hasluck da, Sarı Saltuk türbesinin hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar tarafından ziyaret edildiğini yazmıştı. Bkz. Hasluck, age, s.432

[54] Kaynak kişi: Sabahat Dalip, 64 yaşında, Babadağ kasabası, Romanya.

[55] Şükrü Halûk Akalın, «Üzerlik», Karacaoğlan-Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu, Bildiriler II, Adana, 1993, ss.247-260

[56] Bu konudaki açıklamalar için 52 numaralı dipnota bakınız.

[57] Hasluck, age, s.583; Smith, agm, s.223

[58] Von Hahn’dan aktaran Hasluck, age, s.583

[59] Bu görüş ve diğer görüşler için bkz. Nevzat Özkan, Gagavuz Türkçesi Grameri, TDK yayını, Ankara, 1996, ss.10-12

[60] Özkan, age, s.12

[61]Gagavuz sanatçısı S. Stamatoglu’nun Gaygauz adlı tarihî çizgi romanında Sarı Saltuk bir aziz olarak resmedilmiştir bkz. S.Stamatoglu, Gaygauz, Komrat, ss.12-13





HAKKINDA YAZILANLAR

'Saltukname ve Türklük'
Beşir Ayvazoğlu
Zaman 1 Mart 2013

Yahya Kemal’in “Mâverâ’da Söyleniş” şiirindeki şu mısraları üniversite öğrencilerine okusanız ve açıklamalarını isteseniz, tatmin edici cevap alabileceğiniz kaç öğrenci çıkar dersiniz?

Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan
Bir bir diyâr-ı Rûm’a dağıldık Sakarya’dan


Evliya Çelebi’ye göre, Ahmed Yesevî, Diyar-ı Rum’a, yani Anadolu’ya önce Hacı Bektaş-ı Veli’yi, daha sonra ona yardımcı olması için Sarı Saltuk’u gönderir. Yesevî’nin meşhur tahta kılıcını kuşattığı Sarı Saltuk’un asıl görevi bu kılıçla Rumeli’yi fethedip Dobruca’da, “Yedi-krallık yerde nam ve şan sahibi” olmaktır.

Hacı Bektaş, yedi yüz Horasan ereniyle birlikte Diyar-ı Rum’a gelen Sarı Saltuk’u şeyhinin emrine uyarak Dobruca’ya gönderir. O da bu bölgede birçok yeri fethedip kerametler göstererek halkını Müslüman eder ve menkıbeleri dilden dile dolaşmaya başlar. Yine Evliya Çelebi’ye göre, Sarı Saltuk, öldüğü zaman yedi kralın tabutunu kendi memleketlerine götürmek isteyeceklerini, bu yüzden savaşmalarını önlemek için yedi tabut hazırlanmasını vasiyet eder. Anadolu ve Rumeli’deki çok sayıda Sarı Saltuk türbe ve makamının bulunmasını, bu derviş gazi hakkında yaratılan menakıbname böyle açıklıyor.

Sarı Saltuk menkıbeleri, Fatih’in oğlu Cem Sultan’ın emriyle Ebu’l-Hayr Rumî tarafından derlenmiş, böylece ünlü Saltuknâme ortaya çıkmıştır. Ahmet Yaşar Ocak hocamızın Sarı Saltık: Popüler İslâm’ın Balkanlar’daki Destanî Öncüsü (2002) adlı çok önemli kitabında tarihî şahsiyetini büyük ölçüde aydınlattığı Sarı Saltuk’un menkıbeleri hakkında çok az çalışma yapılmıştır. Şükrü Haluk Akalın’ın üç cilt halinde yayına hazırladığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayımlanan Saltukname hakkında bildiğim kadarıyla sadece Kemal Yüce’nin Saltukname’de Tarihî, Dinî ve Efsanevî Unsurlar (1987) adlı bir çalışması var.

“Kızılelma” idealinin uç verdiği, yani bu kavramın ilk defa kullanıldığı eser olduğu için ayrı bir önem taşıyan Saltukname, on üçüncü yüzyıldan itibaren Türklükten ne anlaşıldığını tesbit edebilmek için de bulunmaz bir kaynaktır. Eserde “Türk” kelimesinin -zaman zaman bir kavim adı olarak yerli yerinde kullanılmış olsa da- Müslümanlıkla özdeşleşerek bir üst kimliği ifade etmeye başladığı görülmektedir. Birkaç örnek vermek isterim:

“Ol havada duran keşiş eyitti: ‘O Muhammed’dür kim Türklere peygamber gelmişdür, bize değüldür’ didi.”

“Samadıyya dönüp eyitti: ‘Bu da Türk’tür amma Arab, adına Arab dilince Ebu Eyyub-i Ensari dirler, Muhammed’i bu evine alup konuklamıştur. Sonra Yorgi zamanında gelürler bu hisara Türkler üşerler.”

“Ya Alyon! Sen ne gördün, Mesih dininden döndün, Türk oldun?”

Bilindiği gibi, Avrupa’da da Müslümanlığı kabul eden Hıristiyanlara “Türk oldu”kları nazarıyla bakılıyordu. Bu, Anadolu’yu on birinci yüzyıl sonlarından başlayarak Türkiye (Turchia, Turquie), Osmanlı Devleti’ni de Türk İmparatorluğu (Turcicum Imperium, Turkish Empire) diye adlandıran Avrupalıların Müslümanlığı Türk kimliğinin belirleyici unsuru olarak kabul ettiklerini göstermektedir.

Saltukname’yi şu sıralarda hararetle tartışılan millet ve milliyetçilik meselesine belki yeni bir açıdan bakılmasına vesile olur diye hatırlattım. Bu eserden iktibas ettiğim, Eyüp Sultan’dan söz edilen cümledeki ifadeye özellikle dikkatinizi çekmek isterim: “Bu da Türk’tür, amma Arab...” Bu cümleyi kalıp olarak kullanabilirsiniz: “Mehmed Âkif de Türk’tür, amma Arnavut... Ahmet Haşim de Türk’tür, amma Arap...”

On yıl kadar önce yine bugünküne benzer abes bir tartışma yaşanıyordu. Yine bu köşede çıkan “Türk” başlıklı yazımda şunları yazmıştım. Görüşlerim değişmediği için bir paragrafını izninizle aynen iktibas ediyorum:

“Modern Türkiye’nin tarihi, bir millet yaratamayacak kadar kısadır. Eğer Türkiye’de Türk diye bir millet varsa, bu en az bin yıllık bir tarihin muhassalasıdır; üstelik bu muhassala, kadük edilmiş Misak-ı Millî sınırlarına sığmayacak kadar geniş bir gönül ve kültür coğrafyasına yayılmıştır. Yirminci asrın ilk yarısında çizilen bir harita ve yetmiş beş yıllık tarih, bin küsur yıllık bir oluşumdan koparak nasıl yeni bir millet yaratabilir? Anadolu, kanların, kültürlerin, dillerin, duyguların birbirine karışıp yoğrulduğu, Türkistan’a, Kırım’a, Bosna’ya, Kosova’ya, Musul’a, Kerkük’e, Şam’a, Halep’e vb. aynı ölçüde bağlı, dalları dört bir yana uzanan, kökleri ise çok derinlerde bir dünyanın adıdır.”











www.biyografi.net (Binlerce Biyografi)