Biyografi Ara!
Binlerce biyografi keşfedilmeyi bekliyor
Binlerce biyografi keşfedilmeyi bekliyor
mimar, fotoğrafçı, yazar
Mimar ve fotoğrafçı Gürkan Akay ile Türkiye'deki mimari üretimin son 30 yılını kayıt altına aldığı bir arşiv niteliği taşıyan “TANIK - Mimarın Gözünden Fotoğrafçının Objektifinden Çağdaş Türkiye Mimarlığı (1995-2025)” kitabı hakkında konuştuk.
Gürkan Akay: Uzun yıllar boyunca her proje, her çekim, her dosya, devasa bir arşive dönüşmeye başladı. Bir süre sonra heyecanla fark ettim ki; elimde sadece benim işlerimin değil, bir dönemin, bir ülkenin mimarlık serüveninin görsel kaydı var. Bu devasa arşivin içinde kaybolmak ise çok kolaydı.
Kitap yapma fikri de tam olarak, “Bu birikim paylaşılmalı ve okunmalı, yani bir kitaba dönüşmeli. Sayfa çevrilir, döner, bir daha çevirilir, bazen bir cümlenin altı çizilir ve buna izin veren format: kitaptır,” düşüncesiyle doğdu.
Meslek hayatım boyunca işbirliği yaptığım ve işlerimi her zaman takip eden YEM Yayın’ın yöneticileri Burçin Hanım ve Mesut Bey yaklaşık on yıl önce konuyu kitaplaştırma projesini gündeme getirmişti. Meslek hayatımın 20. yılları civarında konuşmaya başladığımız kitabın hayata geçişi ise -araya pandeminin de girmesi ile- neredeyse 30 yılı buldu ve kitabı, 2026’nın Ocak ayında somut olarak elimize aldık.
Hazırlık süreci kolay olmadı. İki bin sekiz yüzü aşkın proje, yüz binlerce kare… Nereden başlayacaksınız? Hangi kare bir dönemi anlatır? Hangi proje sadece bir bina değil, bir “hikâye” taşır?
Örneğin Norm Mimarlık’ın tasarladığı Armona Denizcilik Binası’nın kitapta yer alması benim için çok önemliydi. Çünkü çok değerli bir yapı yıkılmıştı ve bu yapıya dair basılı bir belge bırakmak, benim için öncelikle bir mesleki sorumluluktu.
Arşivin büyüklüğünü belgelemenin yolunu, kitabı ciltlere ayırarak yayına almakta bulduk ve ilk 88 projeyi ilk ciltte baskıya soktuk. 2. cildin hazırlıkları ise şimdiden neredeyse yarılandı gibi.
Gürkan Akay: Arşivimde 2.800 proje vardı ama biz, sayısı 450 civarında olan ofisler üzerinden gitmeyi tercih ettik. Her ofisten bir projeye yer vermeye karar verdik.
Sonrasında yayın kurulu ile birlikte seçim yaptık ve 99 ofise e-posta gönderdik. Gecikenler, çeşitli sebeplerden geri dönüş yapamayanlar oldu ve 88 proje ile başladık.
Sonuç olarak “Tanık”, uzun soluklu bir serinin ilk kitabı olarak yayımlandı. Uzun bir süreç olacağının da rahatlığını yaşayarak, baskı için nihai sonuca ulaştık.
Gürkan Akay: Kitabın önsözünde de söylediğim gibi, iki disiplinin eğitimini almış biri olarak, meslektaşlarımın beni nasıl gördüğü ile kendimi nasıl gördüğüm arasında her zaman küçük bir fark oldu. Mimar meslektaşlarım beni fotoğrafçı bildi, fotoğrafçı meslektaşlarım beni mimar bildi. Kendimi bilme şeklim ise işimi doğrudan etkiliyordu.
Şöyle anlatayım: Bir mimar olarak bir mekâna girdiğinizde, onu sadece görsel bir bütün olarak algılamazsınız. O mekânı oluşturan strüktürü, malzeme kararlarını, ışık-geçiş ilişkilerini, fonksiyonun akışını ve en önemlisi de mimarın niyetini okumaya çalışırsınız.
İlk önce bir mimar olarak mekânı “süzer”, onun dilini anlamaya çalışırım ve fotoğraf makinesini elime aldığımda, neyi belgelemeye çalışacağımın ön çalışmasını o binayı bir mimar olarak algılamaya çalışarak yapmış olurum.
Aldığım eğitim, bana bir mekânın “en iyi görünen” açısını değil, “en doğru anlatıldığı” açısını bulma disiplini kazandırdı. Fotoğrafçı gözüm ise okuduğum hikâyeyi en etkileyici ışıkla, en vurucu kompozisyonla, en doğru “an”da yakalayıp sabitleyebilmemi sağladı.
Kısacası, mimarlık eğitimi bana neyi anlatmam gerektiğini, fotoğraf eğitimi ise bunu nasıl anlatacağımı söylüyor. İkisi bir araya gelince, ortaya sadece bir belge değil, bir yorum ve bir tanıklık çıkıyor. İşte “Tanık” kitabındaki her kare, bu diyaloğun bir ürünü.
Gürkan Akay: Ben yeni bir gerçeklik kurduğumu düşünmüyorum; zaten var olan bir gerçekliğin içindeki en “doğru” anı seçtiğimi düşünüyorum.
Bir mimar olarak şunu bilirim; bir bina, günün her saatinde aynı görünmez. Sabah ışığında bambaşkadır, öğlen güneşinde bambaşka, akşamüstü yine başka… Yağmurlu bir günde başka, güneşli bir günde başka… Kar altında başka, ilkbaharın satüre ışığında bambaşka… Peki hangisi “gerçek”? Hepsi gerçek. Ama hangisi o binanın “anlatmak istediği” gerçek? İşte benim seçimim burada devreye giriyor.
Örneğin kitapta Team Project için çektiğim HK Evi projesi. O karedeki, gündüzün sona erip gecenin başladığı mavilik, benim için böyle bir konutun en cezbedici halini aktarma zeminidir.
Kadrajım, ışığım ve an seçimim; binanın potansiyelinde var olan ama -belki de- her gözün göremediği bir “gerçeği” ortaya çıkarmaktan ibarettir. Ben oraya kurgu katmıyorum; ben orada zaten var olanı, en saf ve en güçlü haliyle “görmeyi” öğreniyorum. O mekânı en iyi anlatan açıyı bulmak, en doğru ışığı beklemek, en etkileyici anı yakalamak… Bunların her biri, mevcuda müdahale etmeden, onu en doğru şekilde sunma çabasıdır.
Dolayısıyla, “kurgu” ile “olduğu hali” arasında bir denge kurmuyorum. “Olduğu hali”nin içinde saklı olan en iyi “kurgu”yu keşfetmeye çalışıyorum. Bu keşif süreci, mimarlık eğitimimin bana kazandırdığı bir bakış açısıdır ve işte bu yüzden kendimi önce bir mimar, sonra bir fotoğrafçı olarak tanımlıyorum. Çünkü önce “ne görmem gerektiğini” bilmem gerekiyor, sonra “nasıl göstereceğime” karar veriyorum.
Ben binaya bir şey anlattırmıyorum; yalnızca onun zaten anlatmakta olduğu şeyi aktarıyorum.
Gürkan Akay: Bundan otuz yıl önce -hatta otuz yıldan da fazla- 1994 yılında, İTÜ’de T cetveli ve rapido ile çizim yaptığımız dönemde, bir projenin sunumu dediğimiz şey, çoğunlukla birkaç paftadan ibaretti. Mimarın anlatma biçimi, çizgisinin gücü, gölgeleme tekniği, el yazısı; bunlar çok kişisel ve el emeği şeylerdi.
Sonra her şeyde olduğu gibi bu konuda da bir değişim ve dönüşüm başladı. Bugün ise bir projenin sunumu, neredeyse projenin kendisi kadar önemli hale geldi. Dijital görselleştirmeler, renderlar, animasyonlar… Mimarlık, bir “görsel üretim” alanına dönüştü. Bu dönüşümün, hem heyecan verici hem de yorucu tarafları var.
Gözlemlediğim en büyük değişim şu: 90’larda ve 2000’lerin başında, bir projeyi fotoğraflamaya gittiğimde, o yapının ruhunu yakalamaya çalışırdım. Şimdi ise bazen, yapının “render”ını yakalamaya çalışan mimarlarla karşılaşıyorum. Yani fotoğraf, bazen gerçekliğin belgesi olmaktan çıkıp, bir temsil yarışının parçası haline gelebiliyor.
Bu bir dönüşüm. Müşterilerimin istekleri benim için çok değerli ve elimden geldiğince hem onların isteklerine yaklaşmaya çalışıyorum hem de kendi duruşumu sergilemeye çalışıyorum. Bu dönüşümün mesleki pratiğime etkisi ise şöyle oldu: Ben, giderek daha fazla sadelik ve duru bir anlatım arayışına girdim. Çünkü görsel olarak her şeyin çok mümkün olduğu, her şeyin çok “gösterişli” yapılabildiği bu çağda, benim yapabileceğim en kıymetli şeyin “gösterişsiz” olmak olduğunu düşünmeye başladım.
Bugün bir binayı fotoğraflarken, onu en az müdahaleyle, en gerçek ve yalın haliyle göstermek benim için çok daha anlamlı hale geldi. Çünkü biliyorum ki, o bina zaten renderda mükemmel görünüyor. Ama benim yaptığım şey, o mükemmelliğin ötesinde, binanın “insan” tarafını, “zaman”la kurduğu ilişkiyi, “ışık”la dansını göstermek.
Belki de bu yüzden kitabın adı “Tanık”. Çünkü ben, bu görsel ihtişam çağında, bir “sade tanık” olmayı seçtim ve bu seçim, bana son 10-15 yılda işimi daha da sevdirdi, daha da anlamlı kıldı.
Gürkan Akay: Öncelikle Deniz Aslan, Murat Germen ve Nevzat Sayın gibi mimarlık ve düşünce dünyamızın çok kıymetli isimlerinin işime dair böylesine değerli bir katkı yapması ve Nevzat Bey’in böyle incelikli bir tanım yapması benim için gerçekten büyük bir onur. “Anlatımcı değil, aktarımcı” ifadesi, yıllardır kendi içimde hissettiğim ama tam olarak kelimelere dökemediğim bir şeyi tarif etmiş oldu.
“Anlatımcı” olmak, fotoğrafçının kendi duygularını, yorumunu, hikâyesini mekânın önüne koymasıdır. Oysa benim derdim, Gürkan Akay’ın bir mekân hakkında ne hissettiği değil; o mekânın, o mimarın niyetinin, o anın ışığının, o malzemenin dokusunun kendi kendine konuşmasıdır.
İşte bu noktada, yalıtılmışlık devreye giriyor. Bu, gürültüden uzak olmak demek. Benim için yalıtılmışlık, fotoğraf karesinde gereksiz olan her şeyi dışarıda bırakabilme disiplinidir. Kadrajıma giren her bir öğenin orada olmasının bir nedeni olmalı. Dikkat dağıtan, mekânın özünü bulanıklaştıran, anlatıyı bozan unsurları –ister bir araba, ister bir tabela, ister bir insan figürü olsun– dışarıda bırakmak; benim için bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Bu yalıtılmışlık, fotoğraflarıma o “gürültüsüz” ve “duru” niteliği kazandırıyor. Seyirci, benim yorumumun filtresinden geçmiş bir hikâye dinlemiyor; mekânın ta kendisiyle baş başa kalıyor. Bu, mekânın ruhunu, en az müdahaleyle, en yalın haliyle izleyiciye ulaştırma çabasıdır.
Gürkan Akay: Aslında “Tanık” benim için bir varış noktası değil, tam tersine bir başlangıç noktası.
Öncelikle kitabın devamı konusunda net bir niyetim var. Tanık, 2800’ü aşkın projelik devasa bir arşivin sadece ilk seçkisi. Daha anlatılmayı bekleyen çok hikâye, gösterilmeyi bekleyen çok kare var. Önümüzdeki dönemde bu seriyi, farklı temalarda –örneğin kamusal mekânlar, konutlar ya da iç mekanlar gibi odaklanmış konularda– yeni seçkilerle YEM Yayın ile devam ettirmeyi hedefliyoruz.
İkinci olarak, arşivi daha erişilebilir kılmak istiyorum. Şu anda elimde, Türkiye mimarlığının son çeyrek yüzyılına tanıklık eden, oldukça kapsamlı bir görsel hafıza var. Bunu sadece kitap sayfalarında değil, belki bir dijital arşiv platformu, belki bir sergi aracılığıyla üniversiteler ve araştırmacılar için açık kaynak haline getirmeyi düşünüyorum. Arşivin akademik çalışmalara, genç mimarlara ve araştırmacılara ilham vermesini çok isterim.
Üçüncü ve belki de en önemlisi, tanıklığımı sürdürmek. Türkiye’de mimarlık üretilmeye devam ettikçe, ben de onu fotoğraflamaya, belgelemeye, arşivlemeye devam edeceğim. Çünkü bu benim için sadece bir meslek değil; bir tutku, bir sorumluluk ve bir yaşam biçimi. Bugün çektiğim bir fotoğraf, belki 30 yıl sonra bir başka “Tanık” kitabının sayfalarında yer alacak.
Son olarak, hayat arkadaşım ve ortağım Mimar Şenay Yakar Akay ile birlikte çıkardığımız bu işin içerdiği bakış açısının, zaman içinde nasıl devasa bir hafızaya dönüştüğünü göstermek ve bu mirası geleceğe aktarabilmek bizim için en kıymetli hedef.
Kısacası, planlarım büyük, heyecanım büyük… Bu yolculukta beni yalnız bırakmayan herkese, bu röportajı yaparak bu tanıklığa ortak olan size ve kitabı okumaya, izlemeye zaman ayıran herkese çok teşekkür ederim. Görünen o ki, benim adımın da ötesine geçerek bir marka olma yolunda ilerleyen “Tanık”; artık sadece benim değil, hepimizin hafızası.