Mehmet Öğütçüenerji uzmanıGlobal Resources Partnership şirketinin başkanı
1962 yılında Ankara'da doğdu. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Uluslararası Ilişkiler Bölümü'nden 1983'te mezun oldu. Aynı yıl London School of Economics'de uluslararası ekonomi alanında master çalısması yaptı. Avrupa Birliği Komisyonu bursuyla Brugges'deki College d'Europe'da 1992 yılında "Türkiye'nin Yeni Avrupa Mimarisindeki Yeri" baslikli incelemesiyle ikinci master derecesini aldı. Ingiliz Merkezi Enformasyon Teşkilatı'nda "Halkla Ilişkiler Teknikleri ve Medya" konusunda eğitim programından geçti.Halen OECD'deki görevi yanında University of Dundee ve London School of Oriental and African Studies’de enerji jeopolitiği ve uluslararası yatırım stratejileri konularında ders vermektedir. Mehmet Öğütçü, 21st Century Trust, World Future Society, EU-China Network ve International Association of Energy Economics’in faal üyesidir.Mehmet Öğütçü, Halen, merkezi Londra’daki, dünya capında doğal kaynak ve enerji varlıklarına yatırım yapmakta olan Global Resources Partnership şirketinin başkanı. Aynı zamanda bölgemizin “Enerji Davos’u”na dönüşme yolundaki The Bosphorus Energy Club’ın kurucu başkanı. Genel Energy, Saudi Crown Holding ve Şişecam şirketlerinin bağımsız yönetim kurulu üyesi. Brüksel’deki Energy Charter’ın Asya-Pasifik bölgesi özel elcisi. Turgut Özal’ın en genc danışmanı idi. 1994’e kadar Hariciye’de kariyer diplomat olarak Ankara, Pekin, Brüksel ve Paris’te güvenlik, ekonomi ve enerji diplomasisi üzerine calıştı. Paris’teki International Energy Agency’de (IEA) Asya-Pasifik ve Latin Amerika boÅNlgeleri baş yoÅNneticiliğini üstlendi. “Zenginler Kulübü” olarak da bilinen Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) Uluslararası Yatırım Küresel Forumu’nu kurdu, yoÅNnetti. 2005’te British Gas (BG) Group’un üst düzey yoÅNnetimine geldi. İleri teknoloji şirketi Invensys plc’nin danışma kurulu başkanlığını üstlendi. Mülkiye’yi bitirdikten sonra London School of Economics’de uluslararası ekonomi mastırı yaptı. Central Office of Information’da stratejik iletişim programına katıldı. Bruges’daki College d’Europe’dan Jean Monnet bursiyeri olarak Avrupa YoÅNnetimi dalında ikinci mastır derecesi aldı. Enerji jeopolitiği, Çin’in yükselişi, gelecek senaryoları, rekabet gücü ve kalkınma icin yatırım konularında Batı üniversitelerinde misafir hocalık yapıyor. Capital, BusinessWeek, Derin Ekonomi, Hürriyet Daily News, Euractive, Moscow Times, OECD Observer, CNNTürk, NTV ve Bloomberg’de düzenli yazıyor, konuşuyor. İngilizce, Fransızca ve konuşma düzeyinde Çince biliyor.
xxx
GÖRÜŞ
Beni Kodlayan Adam: Dedem Mehmet Arıcıoğlu
Mehmet Öğütçü
3 Eylül 2026
10Haber news
Bazı insanlar ölür ama gitmez.
Bir fotoğrafın içinde, eski bir evin duvarında, çocukluğun belli belirsiz bir kokusunda yaşamaya devam ederler. Bazen yürürken adımlarınızda onları fark edersiniz. Bazen önemli bir kararın eşiğinde, nereden geldiğini bilmediğiniz bir ses kulağınıza fısıldar. Yıllar sonra dönüp kendi hayatınıza baktığınızda ise şaşkınlıkla görürsünüz:
Meğer sizi siz yapan bazı kodlar, daha siz onların farkında bile değilken yazılmış.
Benim hayatımın ilk kodlayıcılarından biri annemin babası, dedem Mehmet Arıcıoğlu’ydu.
Benim gözümde o, efelerin efesiydi.
Hayat beni dünyanın farklı köşelerine götürdü. Devlet adamlarıyla, iş insanlarıyla, diplomatlarla, akademisyenlerle aynı masalara oturdum. Çok başarılı, çok güçlü, çok zengin insanlar tanıdım.
Ama insanın gerçek büyüklüğünün ne olduğunu bana ilk öğreten adamın ne büyük bir makamı vardı ne serveti ne de kartvizitinde gösterişli unvanları.
Ankara’da küçük bir dükkânı vardı.
Bir de çok büyük bir yüreği.
Cumhuriyet’i Önce Ondan Dinledim
Bir imparatorluğun son dönemini görmüş, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış, cephede topçu olarak görev yapmıştı. Yıllarca top seslerinin arasında kalması işitmesini azaltmıştı.
Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişini anlatırken yüzünün nasıl değiştiğini hâlâ hatırlıyorum. Efe kıyafetlerini giymişler, seğmenlerle birlikte zeybek oynayarak Mustafa Kemal’i karşılamışlardı.
Biz Cumhuriyet’i önce tarih kitaplarından öğrenmedik.
Ben Cumhuriyet’i dedemin gözlerindeki parıltıdan öğrendim.
Bir devletin nasıl kurulduğunu, yokluk içindeki insanların nasıl umut üretebildiğini, memleket denilen şeyin yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değil; fedakârlık, aidiyet ve sorumluluk olduğunu onun hikâyelerinden sezdim.
Belki daha sonra diplomasiye, siyasete, tarihe ve dünyadaki güç dengelerine duyduğum merakın ilk tohumu da o yürüyüşlerde atıldı.
Çünkü tarih benim için hiçbir zaman yalnızca tarihlerden ibaret olmadı.
Atpazarı’ndaki Küçük Cumhuriyet
Atpazarı-Samanpazarı civarında, meydana hâkim bir dükkânı vardı.
Ama o yılların berberi bugünün berberi değildi.
Saç sakal keser, sünnet yapar, hacamat ve sülük uygular, diş çeker, yaralara ve çeşitli rahatsızlıklara şifalı bitkilerle çare arardı. Dükkâna gelemeyecek kadar yaşlı ya da hasta olanların evlerine giderdi.
İnsanların yalnız saçını değil, bazen derdini de alırdı.
Dükkânı küçük bir mahalle meclisiydi. İnsanlar gelir, oturur, çay içer, konuşur; memleket meseleleri tartışılır, dertler paylaşılırdı.
Bugün düşünüyorum da toplum dediğimiz şey eskiden biraz da böyle kuruluyordu.
Devlet yukarıdaydı; dayanışma aşağıda, insanların arasındaydı.
Dedemin bana bıraktığı ilk büyük derslerden biri de buydu:
İnsanın değeri sahip olduklarıyla değil, kaç insanın hayatına dokunduğuyla ölçülür.
Ama onun içinde hiç kapanmayan bir yara vardı.
Yemen’e savaşmaya gitmiş ve bir daha dönmemişti.
Uzak bir yerde yaşamaya devam mı etti?
Dedem de ömrünün sonuna kadar öğrenemedi.
Arif’in adı geçtiğinde o güçlü adamın gözlerinin dolduğunu, bazen ağladığını görürdüm.
Çocukken bunu tam anlayamazdım.
İnsan bazen ölümü kabullenebilir ama belirsizliği kabullenmek çok daha zordur.
Çünkü ölüm bir noktadır. Belirsizlik ise ömür boyu devam eden bir cümle.
Dedem kardeşini bir isimle yaşattı. Büyük ağabeyime Arif adı verildi.
Böylece bir isim Yemen’den Ankara’ya, dedemden torununa uzanan görünmez bir köprüye dönüştü.
Belki aile dediğimiz şey biraz da budur:
Bizden önce yaşanmış sevinçleri, acıları ve yarım kalmış hikâyeleri, çoğu zaman farkında bile olmadan geleceğe taşımak.
Dedemin en belirgin özelliklerinden biri yürümekti.
Neredeyse hiç arabaya, hatta otobüse binmezdi. Seyranbağları’ndan Hisar’a, Atpazarı’na, Samanpazarı’na kilometrelerce yürürdü. Daha eski yıllarda uzak mesafelere atla gittiği anlatılırdı.
Okullara, Atatürk Orman Çiftliği’ne giderdik.
Eğlence parklarına, pikniklere giderdik.
Ama bugün fark ediyorum ki asıl mesele vardığımız yer değildi.
Eski Ankara’yı, savaşları, yokluğu, Cumhuriyet’in ilk yıllarını, insanları…
Belki hayatım boyunca dünyayı dolaşma, yeni yerler görme, farklı insanları tanıma arzumun köklerinden biri de oradadır.
Dedem bana farkında olmadan şunu öğretmişti:
Dünyayı anlamak istiyorsan yürümelisin.
İnsanların arasına karışmalısın.
Ve hiçbir zaman bulunduğun yeri dünyanın merkezi sanmamalısın.
“Okuyun, Büyük Adam Olun”
Bize sürekli aynı şeyi söylerdi:
“Okuyun, büyük adam olun.”
Çocukken “büyük adam” sözünü yanlış anlamışım.
Belki bunlardan biri sanıyordum.
Hayat sonra bunların hepsinin ne kadar geçici olduğunu gösterdi.
İnsanların alkışı bugün vardır, yarın kesilir.
Şimdi dedemin ne demek istediğini daha iyi anlıyorum.
Oku ki kimse seni kolayca kandıramasın.
Oku ki dünyayı anlayabilesin.
Oku ki kendi aklınla düşünebilesin.
Oku ki senden daha güçsüz olana faydan dokunsun.
Ve öğrendikçe kibirlenmek yerine ne kadar az bildiğini fark et.
Büyük adam olmak başkalarının önünde büyümek değilmiş.
İnsan önce kendi nefsinin karşısında küçülebilmeliymiş.
Ama dedemi düşündüğümde bütün bu büyük tarih hikâyelerinden önce küçücük bir görüntü gelir gözümün önüne.
Birini kendisi kullanırdı.
İçine kokulu erikler, iğde, kestane koyar, eve geldiğinde mendili açıp bize dağıtırdı.
Bugün dünyanın en güzel sofralarına otursam da o mendilden çıkan eriğin tadını hiçbir yerde bulamıyorum.
Çünkü çocukluğun bazı tatları damağımızda değil, kalbimizde saklanıyor.
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti.
O eriklerin kokusu hâlâ burnumda.
Belki sevginin en saf biçimi de budur.
Çocuğunuza bırakacak büyük bir servetiniz olmayabilir.
Ama cebinizde onun için sakladığınız iki erik varsa, elli yıl sonra bile hatırlanabilirsiniz.
Hisar’daki Ev, Kaybolan Bağlar
Dedemin babası Hacı Mustafa Arıcıoğlu’ydu.
Arıcılıkla uğraştığı, Ankara’nın önemli bal üreticilerinden olduğu anlatılırdı. Arıcıoğlu soyadının da buradan geldiği söylenirdi.
Tuzluçayır-Mamak taraflarında geniş üzüm bağları, kirazlıkları ve arazileri varmış.
O yıllarda toprak bugünkü anlamıyla bir yatırım aracı değildi. Bir dönüm arazinin bazen bir inek ya da koyun karşılığında verildiği, sevilen insanlara toprak hediye edildiği bile anlatılırdı.
Bugünün Ankara’sında o arazilerin değerini hesaplamaya kalksak muhtemelen şaşırırız.
Ama artık bunun pek önemi yok.
Dedemden geriye Hisar’da, Ankara Kalesi’nin içinde iki katlı eski bir Ankara evi kaldı. Yıllardır gerektiği gibi ilgilenilemedi. Muhtemelen şimdi yorgun, metruk, yeniden hayat bulmayı bekliyor.
Bir gün o evi ayağa kaldırmak istiyorum.
Ama artık biliyorum ki dedemin gerçek mirası tapu kayıtlarında bulunmuyor.
Doktor Olup Seni Kurtaracaktım
Dedem 1974’te öldüğünde on iki yaşındaydım.
Çocuk aklımla kendime bir söz verdim:
“Doktor olacağım. İnsanları kurtaracağım. Dedem gibi kimse ölmesin.”
Yıllar sonra üniversite sınavına girdiğimde ilk tercihim Hacettepe Tıp’tı.
Mülkiye’yi kazandığımı öğrendiğimde sevinmek yerine bir an üzülmüştüm.
Sanki dedeme verdiğim sözü tutamamıştım.
Hayat beni doktor yapmadı.
Diplomasiye, enerjiye, uluslararası ilişkilere, iş dünyasına, yazıya…
Ama çok sonra fark ettim ki çocukken verdiğim söz aslında meslekle ilgili değilmiş.
İnsanlara faydalı olmakla ilgiliymiş.
İnsan her zaman bir hayat kurtaramaz.
Ama bir insanın önünü açabilir.
Bir gence cesaret verebilir.
Bir haksızlığın önüne geçebilir.
İki insanı birbirine bağlayabilir.
Bazen küçücük sandığımız bir dokunuş, başka bir insanın hayatının yönünü değiştirebilir.
Belki dedeme verdiğim sözü başka bir meslekle, başka bir biçimde tutmaya çalıştım bütün hayatım boyunca.
Dedemin öldüğü sabah, selasının okunması için kilometrelerce ötedeki imama haber götürme görevi bana verilmişti.
Şafak henüz tam sökmemişti.
O yolu hâlâ hatırlıyorum.
Hayatımın en uzun yürüyüşü değildi belki.
Ama en ağırlarından biriydi.
Şimdi düşünüyorum da dedem hayatı boyunca yürümüş, bizi de yürütmüştü.
Son yolculuğunda da beni yürütmüş.
Belki çocukluktan yetişkinliğe attığım ilk gerçek adım o sabahtı.
Yaş ilerledikçe insan tuhaf bir şeyi fark ediyor.
Kendimizi tamamen kendi eserimiz sanıyoruz.
Bir öğretmenin cümlesi, bir dostun davranışı, çocukken gördüğümüz bir iyilik, bazen uğradığımız bir haksızlık var.
Bizi hayat boyunca taşıyan kodların önemli bir bölümü, daha dünyanın ne olduğunu bile bilmediğimiz yıllarda yazılıyor.
Bu yüzden çocukların yanında nasıl konuştuğumuz, onlara nasıl davrandığımız ve hangi değerleri gerçekten yaşadığımız çok önemli.
Çünkü çocuklar söylediklerimizi değil, çoğu zaman yaşadıklarımızı kopyalıyor.
Dedem bana dürüstlük üzerine konferans vermedi.
İnsan sevgisini anlatmadı.
Tarihin önemini öğretmedi.
Tarihi yaşadı ve anlattı.
Sağlıklı yaşam dersi vermedi.
Eğitimin değerini uzun uzun açıklamadı.
“Okuyun, büyük adam olun.”
Hayatım boyunca çok insan tanıdım.
Ama yaş aldıkça insanın zihnindeki başarı sıralaması değişiyor.
Şimdi kendime başka sorular soruyorum:
Kaç kişinin hayatını kolaylaştırdın?
Gücün varken adil olabildin mi?
Kimse görmediğinde de doğru olanı yaptın mı?
Çocuklarına ve torunlarına banka hesabından başka ne bıraktın?
Çünkü sonunda hepimizin bilançosu biraz da buna çıkıyor.
Topraklar el değiştiriyor.
Ama bir çocuğun zihnine bıraktığınız tek bir cümle, siz öldükten yarım asır sonra bile yaşamaya devam edebiliyor.
Dedem beni çocukken elinden tutup Ankara sokaklarında yürüttü.
Ben o zaman onun bana yalnızca yolu gösterdiğini sanıyordum.
Meğer hayatta nasıl yürümem gerektiğini de gösteriyormuş.
“Büyük adam olun” derken büyük makamlardan söz etmiyordun.
Nereden geldiğinizi unutmayın.
Ve giderken ardınızda maldan mülkten daha değerli bir şey bırakın:
Ama bunca yıl sonra geriye baktığımda görüyorum ki o yolların bazılarında hâlâ yanımdasın.
Çocukken elimi tutmuştun.
Hep aklımdasın, dedeciğim.